Ay şuram ağrıyor…
Şuram derken neresi geldi aklınıza?
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız? Biz geçtiğimiz pazartesilerden birinde 20’lik ekibi ile toplantı yaparken nerelerimizin ağrıdığından bahsettik. Olay doğal gelişti, bir baktık herkesin bir yerinde bir sıkıntı var. Fiziksel değilse, ruhsal olarak bir cebelleşme mevcut. Yaşlandık mı yahu diye düşündüm, bunun yaşlanmakla çok alakası var mı ki?
Hafta bu ritimde devam etti, benim belim ağrıdı, bir sene içinde aldığım kiloları verememenin sinirini yaşadım, bir arkadaşım tüm hafta farklı doktor ofislerinde geçirdiği saatlerden bahsetti. Çok şükür tabii, her şey yolunda, en önemlisi de sağlık, ama fiziksel olarak kendime çok kafa yordum bu hafta.
Benim belim zaten yurt dışında yaşarken para vermemek için bir yatağı arkadaşlarımla 4-5 km boyunca ve 6 kat merdivenden yukarı taşıdığım günden beri aynı değil. Mesela bu yaş almaktan gelen bir ağrı değil, salaklıktan gelen bir ağrı. Ondan soruyorum yaş almak mı, yoksa dış ( ve iç) faktörlerin birleşmesi mi bizim ağrımızın kaynağı.
Bu hafta dooopdolu bir bültenimiz var, çaylarınızı, kahvelerinizi, meyve sularınızı (hehe) hazırlayın. Keyifli okumalar diliyorum.
Ay bir dakika, başlamadan önce, biz Tuluğ ile bir canlı podcast kaydettik. Dinlemek isterseniz, linki bırakıyorum 👇
Tamam, başlayalım. Bu hafta nelerimiz var?
🫵 Merve soruyor, gerçekten stresten mi ya? Yoksa sistemsel bir sıkıntı mı var?
🥗 Ceren kilo verme serüveninden bahsediyor. Başkalarını salla, kendi işine bak ve eskiye dön diyor. Bana iyi geldi.
🎨 Irmak sizin ağrıyan yerlerinizi çizdi.
🌳 Gözde yeşil alanlar, psikolojik baskılar ve kendimizi sıkıştırabildiğimiz düşünceler üzerine yazıyor.
🎂 Dadanizm’den Seden bize almost-40’lardan sesleniyor ve kendimize getiriyor: “Sanırım 24’ümdeyken 39 yaşımdaki halimden daha yaşlıydım.” Bu arada şimdiden iyi ki doğdun Seden <3
Şerefe!
Yasmin
Not. Bülten başlığının ilhamı olan o albümü paylaşıyorum. Tabii ki Büyük Ev Abluka’dan. Şaşırmadık.
Ya psikolojik değilse?
Veya hırsızın hiç mi suçu yok?
Yazı: Merve Nur O.
Son yıllarda ben de dahil çevremdeki herkesin bir otoimmün hastalığı var, çevremizde birçok insana kanser tanısı konmuş, kısacası herkes sağlığıyla ilgili bir mücadele içinde. Yaşam süresi uzadı, modern tıptaki gelişmeler önceden varlığından haberdar olmadığımız hastalıklara şıp diye tanı konmasını sağlıyor, bir yandan sosyal medya var - her an herkesin sağlık durumundan haberdar olabiliyoruz; haliyle insana sanki eskisinden çok hastalık varmış gibi de geliyor. Uluslararası otoriteler ise gerçekten eskiye kıyasla daha fazla otoimmün hasta var diyor, bazı otoimmün hastalıklar ise diğerlerinden daha hızlı artıyor.

Hem otoimmün hastalıklar hem kanser vakaları vücudun kendi kendisiyle bir savaşa girmesi aslında. Bu sebeple neden ortaya çıktığını ve nasıl çözüleceğini bilmek pek mümkün değil. Zaten herhangi bir tanı sonrası en çok duyduğunuz üç cümle şu oluyor:
Neden bunlar senin başına geliyor? - İnan bilmiyorum.
Zerdeçal yemelisin. - Sence denememiş olabilir miyim?
Strestendir. - Acaba?
Boomer gibi olmak pahasına şunu demeden geçemeyeceğim: Cevabını bilmediğimiz her soruya strestendir diyoruz. Kader deseniz daha az canımı sıkarsınız, bir kişi daha bastırılmış öfkemin beni hasta ettiğini söylerse bastırılmamış öfkemle karşılaşacaklar. Bu ortamlara girdiyseniz mutlaka duymuşsunuzdur, Gabor Mate’nin bu konuda bir kitabı var: Vücudunuz Hayır Diyorsa - Duygusal Stresin Bedelleri. Yıllar içinde çalıştığı danışanlarının öykülerinden yola çıkarak bazı travmaların ve bastırılmış duyguların nasıl fiziksel hastalıklar olarak ortaya çıktığını anlatıyor. Hem bu kitapta hem benzer başka kaynaklarda öne çıkan bir argüman ise şu: Otoimmün hastalıklar çoğunlukla kadınlarda var, kadınlar daha fazla duygusal stres deneyimliyor, bu yüzden duygusal stres ve hastalık kesinlikle bağlantılı olmalı.
Peki ya sebep X kromozomuysa? Geldiğimiz noktada biliyoruz ki X kromozomunun Y kromozomundan daha çok genetik bilgi taşıması kadınlar için kimi zaman avantaja kimi zaman dezavatantaja dönüşüyor. Geçenlerde bilim kaynağı TikTok’ta gördüm, kadınlar renk tonlarını erkeklerden daha iyi seçebiliyormuş, çünkü ikinci X kromozomumuz bu konuda bilgiler taşıyormuş bize nesillerdir. Benzer bir mantıkla otoimmün hastalıkların kadınlarda yaygın olması konusunda kadınların bağışıklık sistemini besleyen daha çok bilgi olması ve fazla bilginin başımıza işler açması ihtimali araştırılıyor.
Bir de benim her zaman sorduğum bir Nasreddin Hoca sorusu vardır: Hırsızın hiç mi suçu yok? Sabah egzoz dumanı soluyarak gittiğimiz işimizde floresan ışıklarının altında bütün gün oturduktan sonra eve gidip sağlıklı olsun diye pişirdiğimiz ıspanakla benzeri görülmemiş oranlarda tarım ilacı yiyoruz. Dünyada insanların hiçbir zaman bu kadar çok kaynağa erişimi olmadı, ama kalite fena halde düşmüş durumda. Örneğin, çölyak hastası olmayan ama gluten hassasiyeti olduğunu söyleyen birileriyle mutlaka karşılaşmışsınızdır, çevrenizde olmasa ünlülerin röportajlarında görürsünüz. Gluteni kesince birçok sorunlarından kurtulduklarını anlatırlar. Çoğu zaman bu insanların glutene değil buğday gibi tahıllara hasat öncesi sıkılan glifosat ilacına intoleransı var. Böcekleri kökünden kurutan bu ilaç bizim bağırsak bakterilerimize neler yapmaz ki?
Bir yandan bir toplumsal çürümenin ortasındayız. İnsanlar eskiden bir köyde ya da mahallede yaşarken sahip olunan topluluk hissine özlemden kafaları yemiş durumda. Ne vergi ödediğimiz devlet, ne parasıyla mal aldığımız şirket tarafından korunduğumuzu hissetmiyoruz. İşverenler her an herkesi kapı önüne koyma meraklısı. Bir de üzerine dating app’ler ve sosyal medya gibi dikkatimiz üzerinden para kazanmaya çalışan dijital mekanlarda sosyalleşmek zorundayız. Bu yoksunluk ve çürümenin psikolojimizde yarattığı hasarı düzeltebilecek bir psikolog varsa beri gelsin.
Hal böyleyken hastalıklara “psikolojiktir” deyip geçmeyi indirgemeci ve hatta toksik buluyorum. Kafamdan geçenlerin bedenime etkisini yadsımıyorum ama “ya psikolojik değilse?” sorusunu cebimde tutmayı tercih ediyorum. Tarımdan modern ilaçlara, sosyalleşmeden çalışmaya kadar birçok alanda sıkıştırılmış bir insanın vücudu tepki verdiğinde bunun yükünün bireyin omuzlarına bırakılmasını reddediyorum. Bir şeylerin sebebi psikolojik olabilir mutlaka ama prostat kanseri olmuş bir insana bunu söylemek adeta onu suçlamak gibi geliyor bazen kulağa. O yüzden bin düşünüp bir konuşalım ve sistemsel sıkışmışlıklarımızın sonuçlarını bireylere yüklemeyelim.
Sağlığınıza!
Bir Beslenme Meselesi: En Büyük Dert Değil Ama Çok Büyük Dert
Bir de ne yaparsan yap çözülmeyen bir dert.
Yazı: Ceren Kurt Alyurt
Doğduğumda şişman bir bebekmişim. Hani şu yanaklarını sıkmamak için kendinizi zor tuttuğunuz, fotoğraflarda Michelin lastik adamı gibi görünen cinsten… Sonra çok ağır bir su çiçeği geçirmişim ve yemeden içmeden kesilmişim. Bu yaklaşık 1,5 yaşındayken olmuş. Sonrasında da hep çok zayıf biri olarak bilindim. Çocukken çok rüzgarlı günlerde “Bizim çiroz dışarı çıkmasın, ceplerine taş koyalım da uçmasın” diye espriler yapılırdı.
Sevdiğim bazı şeyleri iştahla yer, onun dışında yemekle çok güçlü bir bağ kurmazdım. Bu konuda ailem de şansımdı. Eve fırından beyaz ekmek alınmazdı. Yediğimiz pek çok şeyi annem kendi bahçemizden çıkan doğal ürünlerle yapardı. Yemekler çok çeşitli ama ağır ve yağlı olmayan yemeklerdi.
Sonra her çocuğun bireyleştiği, kendi düzenini yarattığı o döneme geçtim: Üniversite.
Parasızlıktan yakınırken doymak için ekmek gerektiğini öğrendim. Eskiden yüzüne bile bakmadığım tatlıları sevmeye başladım. Yağlılar, tatlılar, tuzlular, alkoller, abur cuburlar derken bilin bakalım ne oldu? Kilo aldım.
Başta aldığım kilolar çok üzücü değildi ama pandemiyle birlikte iş kontrolden çıktı. Herkes evde yoga pilates yapıp kilo verirken ben psikolojimi korumak adına yemeğe saldırıyordum. Daha da kilo aldım. Zaten kilo almaya yatkın bir yapım var ve PCOS olduğum için kilo vermem çok zor, almam ise çok kolaydı.
“Sana kilo yakıştı”, “Yüzün böyle daha iyi sanki” gibi iyi niyetli yorumların arasında uzun süre hiç kilo vermeye çalışmadım. İki sene boyunca pilates yaptım ama beslenmeyle desteklemediğim için yağlarımın arkasındaki kas gruplarıyla ancak uzaktan selamlaştık.
Yemekle birlikte ekmek yemiyorum, günde iki öğün yiyorum, tatlıyı da çok sevmiyorum diye başka yapabileceğim bir şey olmadığını sanıyordum. Sonra her zaman merhametiyle ve tatlı diliyle bildiğim annemin bile kilolarım konusunda beni uyarmasıyla “Sanırım artık aksiyon almalıyım” dedim ve hayatımda ilk defa diyetisyene gittim.
Diyetisyenin kahvaltıda bir kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynir verip her şeyi yasaklayacağını hayal edecek kadar eski kafalıymışım. Ekmek yemediğimi, kahvaltı yapmadığımı söyledim. Bana hem ekmeğin hem kahvaltının gerekli olduğunu söyledi.
Hayatımda hiç yemediğim kadar çok yemek yedim. Günde beş öğün bir şeyler yiyordum. Yediklerim kalori açısından düşük ama doyurucu şeyler olduğu için hiç açlık hissi yaşamadım. Haftada 2-3 gün spor salonunda kardiyo ve ağırlık çalıştım. Dört ayın sonunda yağdan 8 kilo vererek hedef kilomun neredeyse tamamına ulaştım.
Bu kadar hızlı anlatınca her şey çok kolaymış gibi görünüyor. Gelin bir de işin iç yüzüne bakalım:
🥬🥦 SEBZE/YEŞİLLİK KORKUSU 🥗🥒
Dışarıda yemek yiyip zehirlendiğimizde aslında en büyük suçlunun et değil, çoğu zaman iyi yıkanmamış yeşillik ve sebzeler olduğunu öğrendim. Dışarıda salata yiyemez oldum. Evde yaptığım salatadaki her ürünü karbonatla, sirkeyle uzun uzun yıkadım. Yetti mi? Yetmedi.
İstediğim kadar yıkayayım, aldığım ürün pestisit analizinden geçmediyse ve kalıntı varsa bunu tamamen temizleyemeyeceğimi öğrendim. Analiz edilmiş ürünleri tercih etmeye çalıştım ama ona da ne kadar güvenebildiğimi bilmiyorum.
🍗🐓 TAVUK KORKUSU 🍗🐓
Tam pişmeyen tavuklar, pişmiş ve çiğ tavukların aynı alanı paylaştığı mutfaklar, özellikle yazın sürekli duyduğum zehirlenme haberleri derken çok sevdiğim tavuktan da korkmaya başladım. Üstüne bir de östrojen meselesi, genetiğiyle oynandığına dair anlatılar eklenince iyice uzaklaştım.
🦪🍣 BALIK KORKUSU 🍤🐟
Ağır metalsiz deniz ürünü bulmanın zor olması, kaliteli ürünlerin aşırı pahalı hale gelmesi, ton balığı gibi konserve ürünlerin sürekli tüketimde sağlıksız görülmesi derken balıktan da uzaklaştım.
🥜🌰 KURUYEMİŞ KORKUSU 🥜🌰
Çok sevdiğim kuruyemişlerin ne kadar kalorili olduğunu ve küçücük porsiyon aşımının bile diyeti etkileyebileceğini öğrendim.
🥫🍬PAKETLİ GIDA VE ŞEKER KORKUSU🍫🧃
İstediği kadar “şekersiz”, “zero” ya da “kalorisiz” yazsın; paketli ürünlerle ilgili çıkan her yeni içerik başka bir korku yaratıyordu. Bir gün tatlandırıcılar, ertesi gün früktoz, sonra başka bir katkı maddesi…
🫙🏋️♀️ PROTEİN TOZU VB. KORKUSU 🫙🏋️♀️
Bütün dünya protein alımına ve protein tozlarına takmışken, ben de bu ürünlerin böbrekler üzerinde yarattığı yükten ve bu yükü dengelemek için yeterince su tüketememekten korkmaya başladım.
Ağzımın tadıyla, anksiyetesiz bir şey tüketmek o kadar zor ki…
Instagram’a ne zaman girsem bu tip içeriklerle karşılaşıyorum. Bir gün birinin “mutlaka ye” dediğini ertesi gün başka biri lanetliyor. Zaten diyete uygun yemek bulmak ve hazırlamak zorken bir de üstüne bu korkular eklenince insan kendini yüksek stres altında, mutsuz ve sürdürülebilirliği olmayan bir düzenin içinde buluyor.
Sağlıklı bir hayata adım atmaya çalışırken bambaşka anksiyeteler kazandım.
Sonra çözümü nerede mi buldum?
Hiiiiiiçbir şeye kulak asmamakta.
Artık eski yöntemler olduğu için kimsenin yüzüne bakmadığı ama hâlâ en etkili şey olan o yöntemde: Aldığın kalorinin farkında olmak ve hareket etmekte.
Gerçekten kilo vermek için bundan daha basit ve etkili bir yöntem yok. Geri kalan pek çok şey ise biraz da kapitalizmin ekmeğine yağ süren detaylar gibi geliyor bana.
Tüm bunları yaşarken çevremdeki insanların, ünlülerin ve hiç tahmin etmediğim kişilerin zayıflama iğneleriyle ciddi şekilde kilo verdiğine de şahit oldum. Emekten ve sabırdan sıyrılarak doğrudan sonuca koşmak istediğimiz bu dünyada, iğneler sihirli değnek gibi geldi pek çok insana, ama öyle değil tabii. Bir dönem “etliyim, butluyum, mutluyum” diyenleri iki yüzlü bir şekilde alkışlayan dünyanın, yeniden 2000’lerin sıfır beden güzellemesine döndüğünü düşünüyorum bazen.
Ve insan şunu fark ediyor:
Ne kadar kilo verirsen ver, birilerine göre bir şeyler hep eksik kalacak.
Artık biraz da botoks isteyecek yüzün, yağlarını aldırman gerekecek, günlük cilt bakımı rutinine odaklanman gerekecek ama bunu yaparken saç kesimine bile başkası karar verecek. Bu yüzden aynaya baktığında sosyal medya baskısından mümkün olduğunca uzak kalıp kendinle barışabilmek ve nasıl görünmek istediğine gerçekten kendin karar verebilmek sanırım en sağlıklısı. Hiçbir şey insanın günlük rutinini ekleyen stresten daha zararlı değil. Tabi bu cümle sadece kiloya özel değil, her şey için geçerli.
Şimdi günlerim “denge” ile geçiyor. Spor yapmaya vakit bulamadıysam normalde arabayla gideceğim yerlere yürümeyi tercih ediyorum. Ofisteyken merdiven inip çıkmak için kendime bahaneler üretiyorum. Ağır bir yemek yemekten kendimi alıkoymuyorum ama sonraki öğünü ya da günü salata vb. ürünlerle geçirmeye çalışıyorum. Bu mentale gelebilmek için 4 aydan fazla süre büyük bir stresle bir o yana bir bu yana savruldum. Şimdi bu noktada olduğum için mutluyum. Benim yaşadıklarımı yaşamış ya da yaşayan yüzbinlerce kişi olduğunu biliyorum. O yüzden bu yolda olan herkese ufaktan seslenmek isterim: “Şşşşşş az bi yavaşla, herkese kulak asma ve kendini sev!”
Bu sözler klişe gibi gelse de gerçek ve yolculuğun sonunda attığın her adım için kendinle gurur duyacaksın.
Acılara Yüzüyor Korkmuyorum
Nereleriniz ağrıyor?
Yazı ve Tüm İllüstrasyonlar: Irmak
Merhaba sevgili 20likler, nasılsınız? Beni hiç sormayın. Tembellik hastalığına tutuldum, bir türlü iyileşemiyorum. İyileştiğim hastalıklarım da oldu ama. Mesela skolyoz. 18 yaşında sırtıma takılan 2 çubuk ve 24 vida ile dimdik ayağa kalktım. Ondan bana yadigar olarak geçmek bilmeyen kulunçlar ve “X-ray’de ötebilir” kartı kaldı. Hiç fena değil.
Son zamanlarda ise yavaş yavaş çevremde “belim ağrıyor” diyen insan sayısı çoğalmaya başladı. Ben çok önceden beri ağrılarla mücadele ettiğim için benlik pek yeni bir durum yok ama yaşla gelen ağrı gerçekti galiba. Peki, sizlerin nereleri ağrımaya başladı? Bu sefer cevapları alıntılamak yerine cevaplardan aldığım ilhamla çizdiğim seriyle sizi başbaşa bırakayım diyorum. Geçmişler olsun!
Boyun, Diz Ağrısı
Regl Ağrısı
Sırt Ağrısı
Omuz Ağrısı
Ayak Uyuşması
Bel Ağrısı
Omuz Ağrısı
Not: Hıdırellez’de hepinize şifa diledim.
Eyvah 25 Oldum
25 yaşına girince sizin de sağlık sorunlarınız başladı mı ve yaşlanmaya başlamış gibi hissettiniz mi?
Yazı: Gözde Ataç
Ben 25 yaşına gelene kadar çevremde 25-30 yaş aralığında olan tüm arkadaşlarımdan çeşitli sağlık şikayetleri duyardım. Hatta 20’lik toplantılarında da sık sık bel ağrılarımız, anksiyete savaşlarımız konuşulurdu. Çevremde çok duyduğumdan mı bilmem birkaç ay önce 25 yaşına girmemle beraber sağlık sorunlarım daha gözle görünür hale geldi. İlk başta belim ağrıdığı için düzenli pilates ve yüzmeye başladım daha sonra depresyonla bir süre mücadele etmek durumunda kaldım. Dün ise sürekli uyuyakaldığım için şekerim olabileceğini düşünerek kan vermeye gittim. Neyse ki sadece birkaç vitamin takviyesi almamın yeterli olacağını öğrenerek eve döndüm. 25 yaş ile gelen bu sağlık sorunları psikolojik olabilir mi? Yoksa ortada başka bir sıkıntı mı var?
Yıllarca 25-30 yaş arasında çoğunluğu kadın olan arkadaşımın tavsiyesini dinledim, ben 25 olana kadar ‘Pilates ve yoga yapman şart’ diyenler ‘hormonların konuşmaya başlayacak bekle’ diyenleri hep duydum. Acaba birbirimizi bu çemberin içine biz mi itiyoruz? Bu fiziksel ağrılarımızın psikolojik olmasını düşünmemin temel sebebi hayatımızın çevremizdeki örneklere göre şekillenebildiğini düşünmem. Seçimlerimiz yaşam koşullarımıza göre şekilleniyor, bunun mümkün olmadığı zamanlarda daha stresli ve sağlıksız bir yaşam stilim olduğu bir gerçek.
Ya Artan Sorumluluklar Fiziksel Ağrılarımızın Sebebiyse?
Elbette 20’lerin ilk yarısı ile ikinci yarısı sorumluluklarımız bambaşka, hayatlarımız da birbirinden çok farklı. 25’e kadar en azından benim derdim mezun olmak veya işe girmekten ibaretti. 25’ten sonra… İşler karışıyor. Bu hafta en yakın arkadaşımın evlilik kararı aldığını öğrendiğimde ben de IELTS sınavına girmek için gün aldığımı söyledim mesela. Sorumluluklarımız arttıkça fiziksel ve psikolojik birikimlerimiz de artıyor olabilir. Değişen hayat tercihlerimiz bizi daha sorumluluk sahibi hissettirip fiziksel yorgunluğumuzun bir dışavurumu haline geliyor.
Yeşilden Uzakta 20’ler
Bir süre önce Live to 100: Secrets of the Blue Zones belgeselini izledim, günümüzün şehir karmaşasında aslında doğadan uzak yaşamanın sağlığımızı ne kadar olumsuz etkilediğini bir kez daha görmek için inanılmaz bir içerik. Son zamanlar gıda markası üzerine araştırmalar yaparken etiketleme ve ambalajlama süreçlerine dair biraz bilgim oldu, vücudumuza giren kimyasalların sandığımızdan çok daha fazla olduğunu söylemem mümkün. İstanbul’da yaşayan bir 20’lik olarak yeşil alana yeterince erişimim yok. Buna yeterince vaktimiz ve alanımız olmadığı senaryoda ise 30’lu yaşlardan önce başlayan bel ağrılarımız, mide sorunlarımız kulağa çok daha anlaşılır geliyor.
Psikolojik veya çevresel etmenlerden kaynaklı fiziksel ağrılarımızın arttığını kabul ediyorum ama 20’lik olmak bence tam olarak buna direnç geliştirmek demek. Sanırım demeye çalıştığım şu; Eyvah değil, yaşasın 25 oldum!
Pardon, şuradan iki 20’lik uzatır mısınız?
Başlık sizi yanıltmasın, hâlâ 30’larımdayım ama ‘iki 20’lik’ten de gün almaktayım. Tamam, daha fazla Devlet Bahçeli gibi matematik oyunlarına girişip sizi yaşımı hesaplatmaya zorlamayacağım: 39’um işte 39! Çok yakında 30’lu yaşlarıma veda etmek üzere son demlerde bir yolculuktayım. 20’liklerin o kolajen dolu yüzlerine özenerek baksam da itiraf edeyim, 30’lu yaşlarım en güzel dönemi oldu (şimdilik!) hayatımın. Zorlu ama bir o kadar da ayakları yere basan; kendimle cebelleşmeyi bıraktığım, zihnimin ferahladığı, hayatı biraz daha dalgasına vurmayı öğrendiğim yıllardı. Veda etmesi kolay olmayacak.
Yazı: Seden Mestan
Bünyemi kahreden şarkılar dinlemeyi alışkanlık edindiğim bir dönemde, kaçınılmaz olarak kendimi The Cure albümleri arasında bulmuştum. Robert Smith’in çileciliğinde beni çeken çok şey vardı. Fiziksel dünyayla değil de kafasının içindekilerle cebelleşip duruyordu. Her albümle birlikte güncellenen garip bir varoluş çabası vardı. 20’lerin başında, daha hâlâ yola koyulamamış biri için cezbediciydi kesinlikle. Kendi konfor alanımız içerisinde sürüm sürüm sürünüyorduk Robert Smith’le birlikte. (‘‘Konfor alanı’’ çok önemli bir detay hem benim hem de Robert Smith için, neticede ikimiz de boğa burcuyuz.)
Böyle günlerden birinde Bloodflowers albümünü döndürüp duruyordum. Beni The Cure’la tanıştıran arkadaşım albümdeki ‘39’ şarkısını göstermişti bilmiş bilmiş; ‘‘Robert Smith bunu 39 yaş doğum gününde yazmış’’ diyerek. ‘‘Oha 39 diye yaş mı olur? Of adam haklı efkarlanıp şarkı yazmakta’’ diye düşünmüştüm kendi kendime. İçim ezilmişti yaşının ağırlığından.
Ve işte o büyük twist: Birkaç güne 39 yaşıma giriyorum.
Mayıs ayına giriş yapmamızla birlikte ‘‘39’’ sayısı zihnimde neon ışıklarla yanıp sönmeye başladı. Ne garip… Gerçekten büyük bir yaş galiba. ‘‘39, 39, 39’’ derken The Cure’un o şarkısı geliverdi aklıma. Şarkının sözlerini çok iyi biliyorum. Ama yine de bugünden bakınca tüm bu cümleler bambaşka bir hal aldı zihnimde. ‘‘Bu adam gerçekten bunları mı diyordu ya bu şarkıda?’’ Hemen Google’a koşturdum: ‘‘The Cure, 39, lyrics’’
Ateş neredeyse söndü, yanacak hiçbir şey kalmadı artık.
Düşüncelerim de tükendi, kelimelerim de.
Hepsini kullana kullana tükettim…
Off be birader, neyi tükettin ya neyi?! Her şey daha yeni başlıyor!
Öfkelendim. Ama yine de şarkıyı birkaç defa üst üste dinledim. Neticede serde çilecilik var.
Tamam, şarkıyı bağlamından koparmayalım. Robert Smith’in varoluş acıları onun sanatçı kimliğinin uzantısı ama bir taraftan da 40 yaşın o kuşağın gözünde, yolun yarısından da ötede olduğunu unutmayalım. (Bir not: Robert Smith, 1959 doğumlu.) Boomer’lara göre 40’lar, unu eleyip eleği bir yerlere astıkları yaşlar. (Bir başka not: Robert Smith gibi 1959 doğumlu olan annemin 39 yaşındayken biri üniversiteye diğeri de liseye giden iki kızı vardı… Bu cümle iyice bir matematik problemi gibi oldu artık, farkındayım.)
Hayatın tek ve düz bir yolda ilerlemediğini, her birkaç yılda bir zorunlu sistem güncellemesi geldiğini sanırım 30’larımda öğrendim. Ve bu güncellemeler tam da bilgisayarın en lazım olduğu anda çat diye kapanması kadar sarsıcı oluyor.
Oysa 20’lerimizde bunu bilmiyoruz; kimse de bize söylemiyor. Hayatımızın o inşaat yıllarında çok derin temeller atıp koca koca yapılar dikmeye kalkışıyoruz. Bunun stresi de haliyle yıkıcı oluyor. Hiç unutmuyorum, 24 yaşımdayken bana verilen bu hayatla ne yapmam gerektiğini bilemediğim için çok derin anksiyeteler yaşıyordum. Öylesine bunalımlıydı ki, bugün dönüp bakınca bile içim sıkışıyor. The Cure dinleyip derdoluğun dibine vurmuşsak bir sebebi var yani…
Ve tüm 20’lerim bu oldurma çabasıyla, haldır huldur bir şeyleri yerine oturtmaya çalışarak geçti.
Sanırım 24’ümdeyken 39 yaşımdaki halimden daha yaşlıydım.
30’larımla birlikte ise bir bilgelik değil de bir rahatlama içerisine girdiğimi söyleyebilirim. Mentollü şeker ferahlığı gibi bir şey sarıyor insanın beynini. 20’li yaşların alarmları susuyor bir kere. Üstelik hayatımı çok iyi oturttuğum için falan da değil bu; az önce de söylediğim gibi, hiçbir şeyin tek ve nihai olmadığını 30’larımda öğrendim ve galiba 30’larımda hayatımı üç kere sil baştan değiştirdim. (Hatta belki dört… Biraz daha düşüneyim.) Zorlayıcı mı? Maddi, manevi evet. Ama arka planda kendinle kavga etmeyi bırakınca; zihninle ve bedeninle barışınca hayatın savurduğu her değişiklik eskisi kadar varoluşsal hissettirmiyor. Bir şeylerin bozulması artık dünyanın sonu gibi gelmiyor insana. Çünkü bir kere öğrenmiş oluyorsun: “Ev” olarak bellediğin yer değişiyor. Kariyer dediğin şey birkaç kez baştan yazılıyor. Hayatına eşlik eden insanlar eksiliyor, çoğalıyor, bazen de yıllar sonra bambaşka versiyonlarıyla geri geliyor.
Ah, biri 20’liklere bunları söylese de o endişeler, o stresler biraz olsun azalsa. (Yasmin, sen söyler misin?)
Robert Smith, şarkının devamında iyice kaptırıyor kendini:
Ateş neredeyse söndü artık, yanacak hiçbir şey kalmadı.
Her şeyi tükettim.
Verdiğim tüm sözleri, uğruna çabaladığım her şeyi…
Bir zamanlar o ateşi besleyen bütün hayalleri de.
Belli ki iki boğadaş olsak da 39 yaş deneyimlerimiz Robert Smith’le epey farklı olacak.
Ben bir kere yeniden hayallere kaptırdım kendimi. Tam bir yıldır bambaşka bir ülkede, yeni bir hayat kurmaya çalışarak geçiriyorum günlerimi. Üstelik bir de dil öğrenmeye başladım; hayat planlarımın hiçbir noktasında yoktu bu çaba. Bazen uzaklara bakıp düşünüyorum: Bir ömre tek bir kariyer yeterli mi? Gidip bambaşka bir iş mi yapsam? Kafamda excel tabloları açıyorum. Ama bunların hiçbiri olmasa bile hayatın bana yine beklenmedik yollar açacağını, yeni planlar yaptıracağını biliyorum. Ve şarkıda geçen o ateşin sönmesi hissini asla yaşamıyorum. Tam tersine, hayat hâlâ bana yeni ihtimaller sunuyor ve bunu bilmek kalp atışlarımı daha da hızlandırıyor.
Robert Smith’in 39’undan sonra da fulfors kariyerine devam ettiğini, sahnede saatlere yayılan güçlü performanslar sergilediğini zaten gördük. Bu sene yine turnedeler; saçlar her zamanki gibi, makyaj hâlâ aynı. O şarkıyı biraz birthday blues’a kapılıp yazmış anlaşılan. Demek ki genel geçer, basmakalıp hayat anlatıları onu da bir anlığına teslim almış. Olur böyle şeyler, insanlık hali…
🏋️♀️ Bu hafta biraz belimiz ağrıdı, biraz diyet yaptık, sonra da 39’luk cool birinden dersler aldık.
🤩 Haftaya yeni bir serimiz başlıyor ve ben çok heyecanlıyım.
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕



























