Birilerini Dövemediğim İçin Nar Ayıklıyorum
Sıkılıyor muyuz yoksa içimiz mi sıkılıyor?
Nasılsınız 20’likler ve 20’lik kalanlar?
Ben nar yiyorum. Hani şöyle içinde biraz pembeler barındıran o cart kırmızı, taneler bittikten sonra kasenin dibinde bıraktığı birkaç damlayı büyük bir zevkle içtiğin narlardan. Alırken iyi seçmişim yani.
Geçen, salı pazarından aldığım kıpkırmızı nar bir haftadır buzdolabında ‘artık lütfen ye beni’ dercesine benimle bakışıyordu. Ama nar ayıklayanlar bilir, o bir olay, bir iştir. Üstün başın nar olur, mutfak olay mahalline döner. Aslında bu lezzetli meyveyi yemek için bu denli uğraşmak hoşuma gider ( Merve’nin bazı şeyler için uğraşmak gerektiğiyle ilgili yazısını buradan okuyabilirsiniz). Ama sanırım tam da nar ayıklamanın bana iyi geleceği bir anı bekliyormuş bilinç dışım.
Siz nasıl nar ayıklıyorsunuz?
Ben narı yarıya bölüyorum, beyaz zarını deliyorum, narı avucumun içine yerleştiriyorum ve arkasına tahta bir kaşıkla ya da diğer elimle tak tak tak vuruyorum. Nar taneleri parmaklarımın arasından kasenin içine dökülüyorlar.
Bu yöntem sinir çıkarmak için birebir.
Yanlış anlaşılmasın, şiddete inanmıyorum. Elimi kimseye kaldırmadım, kaldırmam. Sinirimi çıkarmak için çok etkili bazı yöntemlerim var; arabanın içinde bağırmak, uzun yürüyüşlere çıkmak, müzik dinlemek, birileri ile konuşmak, yazmak, sinirin nedeni ile yüzleşmek… Ama bazen, bağırmak etkisini yitirince, yürü yürü yol bitince, müzik yetmeyince, insanların seni anlamadığını hissettiğinde, elin yazmaktan yorulduğunda ve sinirinin nedeni laftan anlamayan, kendine her şeyi hak gören empatiden ve anlayıştan yoksun insanlar olunca içindeki bu negatif enerjiyi fiziksel bir şekilde içinden atmak istiyor insan… Boks? Tabii olur. Ama nar ayıklamak… Hızlı ve etkili, ağzında da güzel bir tat bırakıyor.
Peki neden sinirimi fiziksel olarak atmamı gerektirecek denli sinirliyim?
Yani haberleri açmak yeter sanırım ama birtakım insanlara ve en temelinde kendi tepkilerimi kontrol edememe kızgınım sanırım. Bazı insan ilişkileri, farkındalıklar, ideolojik zorlanmalar ve olaylara karşı naifliğim beni çok yoruyor. Çok ama çok yoruyor her şeyi bu denli düşünüp analiz etmek. ‘Etme, çok düşünme, sal diyebilirsiniz,’ ama ben buyum! Ne yapayım! Siz de böyle misiniz? Yazın da beraber nar ayıklayalım.
İki hafta önce sıkılmak üzerine bir bülten yayınlamıştık. Bu hafta ise kelimenin iki farklı anlamını ele alıyoruz; içinin sıkılması ve sıkılmak arasında bir fark var çünkü. Sıkılmak bana çok daha yüzeysel bir off-lama hali gibi geliyor; boşluk, yapacak ya da ilgini çeken herhangi bir şeyin yokluğundan gelen geçici ve nedeni/çözümü belli bir durum. İç sıkılması ise kelimenin de belirttiği gibi daha içeriden, daha ruhsal bir şey. Kalbinin ağırlığı, nefesinin rahatsızlığı, daha derin ve kaygılı bir offf-çekme. Nedeni de çözümü de daha zor anlaşılan bir durum.
Bu hafta nelerimiz var?
📓 Zeynep çocukken onu sadece ve sadece neşeli olarak tanımlayan insanlara sesleniyor, onun çok sık içi sıkılıyor!
🥱 Gözde ise soruyor, “en son ne zaman sıkıldık?”
Şerefe
Yasmin
Evin içinde ben, neşem ve can sıkıntım oturuyoruz
“Ya ben bu işi tiksine tiksine yaptım ama inşallah siz afiyetle yersiniz.”
Yazı: Ülker Zeynep Çolak
Herkesin kendi karakterine dair düşüncelerinin yanı sıra etraftan da sık duyduğu bazı tanımlar olur. İlkokul zamanlarındaki peluş hatıra defterlerinden okul yıllıklarına, bütün bu mühim kağıt ürünlerinde bana ortak olarak en çok yapılan yorumu hatırlıyorum. ‘’Neşeli yapın, yaydığın pozitif enerji, coşkulusun, çok neşelisin…’’
Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğruyordum. Nasıl yani, boş derste bizi sınıfta tutmaya çalışan müdür yardımcısına yaptığım girişken konuşmayla bütün sınıfı bahçeye indirdiğim anlar, kahramansın ve cesursun gibi nişanlarla onurlandırılmayacak mı? Ya da kimsenin çıtının çıkmadığı anlarda konuşmayı başlatan kişi olmam gibi proaktif yönlerim? Kendimi öne attığım anların hiç mi kıymeti yok arkadaşlar? Hışımla bütün sayfaları karıştırıyorum, ama yok, hala çok neşelisin ne kadar pozitifsin…Neyse ki defterin sonlarına doğru sadece birkaç cümlelik sohbetim olan çocuğu buluyorum ve içime su serpen o yorumu okuyorum:
‘’Kış günlerinde öğretmen izin vermedi ama dışarda bizimle oynadın cesursun bu beni mutlu etti. Keşke üstüne top gelince hemen ağlamasan daha iyi arkadaş olurduk.’’
Teşekkür ederim Arda. İşte cesur yönlerimi küçük yaşta fark etmiş bir centilmen.
Hatırladığımdan beri ‘’neşeli’’ yorumunu biraz bayağı buluyordum, belki de eksik. Çünkü çocukken neşemle dünyayı döndürürüm gibi geliyordu, çok yapıcı ve coşkun bir histi. Ama artık her neşeli sürecimin peşi sıra gelen ve karabasan gibi hayatımın orta yerine çöken ‘’can sıkıntım’’la da bağımın çok güçlü olduğunu biliyorum.
Benim canım çok sıkılır. Hatta o yüzden bir işe başlarken sıkılmamın çevrelediği çok sınırlı bir zamanım var gibi hissederim. ‘Daha zamanın var, yavaş yavaş halledersin’ gibi tavsiyeler bana destek değil köstek olur. Çünkü o işe başlarkenki yaratıcı neşemi ve gücümü kaybetmem an meselesi gibi gelir, can sıkıntısı denilen duyguyla çoktan bir deadline’nın çizildiğini düşünürüm.
Herkesin geriye dönüp dönüp okuduğu bir kitap alıntısı varsa benimkisi Milan Kundera’nın Kimlik kitabından;
“On dört yaşında ya var ya yokum, dedem ölüm döşeğinde yatıyor, günlerdir ağzından hiçbir anlamı olmayan bir ses çıkıyor, bu bir inleme de değil çünkü acı çekmiyor, hayır bir sözcüğü söylemeye de çalışmıyor, konuşma yetisini de yitirmemişti ki, söyleyecek bir şeyi, iletecek somut bir mesajı, konuşacak birini de aramıyordu, artık kimseyle ilgilenmiyordu, ağzından çıkan sesle yalnız başınaydı, tek bir ses, soluğa benzer bir Aaa! Sesi. Ona baktım, büyülenmiş gibiydim ve o sesi hiç unutmadım. Çünkü çocuk sayılacak yaşta olsam da onu anladığımı sandım. Var olduğu biçimiyle var olan zamanla yüzleşen zaman.. Ve bu yüzleşme ‘’can sıkıntısı’’ Dedem can sıkıntısını bu sesle, bu sonu gelmez Aaa! Sesiyle ifade ediyordu. O ‘’aaa’’ sesini çıkarmayacak olsaydı, zaman onu ezecekti, ve dedemin zamana karşı doğrultabileceği tek bir silahı vardı. O sonu gelmez zavallı ‘’aaa’’ sesi.
Yani deden bir yandan ölüyor bir yandan canı sıkılıyordu öyle mi?
Aynen öyle.”
Hafızamıza kişisel zihin sarayımız gibi yaklaşırsak, benim raftaki yerini her zaman bildiğim bir ‘hissettiğim ilk neşe anı’ dosyası var. Detayları incelikle oturtulmuş, görsel olarak verileri işlenmiş, berrak bir anının kuş bakışı tablosu… Ne bir ödül kazanma, ne bir sevgi görme anı. Oldukça sıradan bir günde, evimizin yanında hep oyun oynadığımız sokakta tek başıma dururken bir anda gelen ‘galiba hayatım güzel bir şey olabilir’ hissi. Çabasız bir neşeydi, o yüzden de hissettiğim en iyi gerçekliklerden biriydi. Bu hissin ara ara zihnime çağırabildiğim bir şey olduğunu fark edince onu kaybetmeyeceğimi anladım.
Fakat, farkındalığımın ve yaşantımın artmasıyla, neşenin hemen ardından gelen can sıkıntısıyla da tanıştım. Ve elbette, onun da dosyası var. İlk ne zaman koltuğa gömülüp ‘bu hayat bundan fazlası olmayabilir’ dediğim anı da aynı berraklıkla hatırlıyorum. Gerçekten her seferinde de çok deniyorum. Canım sıkılarak yaptığım işin kötülüğü anlaşılmasın ya da içim bayılarak derdini dinlediğim arkadaşıma verdiğim tavsiyelerin korkunçluğu direkt yüzüme çarpmasın diye umutla o masaya oturuyorum. İçimde masum bir beklenti, ‘Ya ben bu işi tiksine tiksine yaptım ama inşallah siz afiyetle yersiniz.’ Fakat olmuyor, ben de sadece karşı taraftan aldığım göz kıpırtısız o bakışa karşılık profesyonel tebessümümü sürdürüyorum.
Neşem, varoluşuma tempo tutan, yaratıcı bir kozmik enerjiyken; can sıkıntım ise beni olduğum yere sabitleyen kaygı dolu bir boşluk hissi. İkisinin birbirini sürekli takip ettiği, kuvvetli bir ilişkisini olduğunu seziyorum. Rollo May, “Neşe, güçlerimizi kullandığımızda ortaya çıkan duygudur. Hayatın amacı mutluluktan ziyade neşedir, çünkü insan olarak doğamızın gereklerini yerine getirmenin sonucunda neşeleniriz.” diyor. Bu noktada can sıkıntısının da insana özündeki güçlerini sorgulatarak içinde hissettiği ışığa bazen bir gölge gibi çöktüğünü anlıyorum. Önceden bu iki duygumun birbiri içinde erimesini panikle karşılar, kendimi ayırmaya çalıştığım bir kedi-köpek kavgasında gibi hissederdim. Neşem, yani hayata karşı iştahım, can sıkıntımın soğukluğuyla çarpıştığında içimde bir hüzün oluşurdu.
Açıkçası artık pek de umurumda değil.
Ne can sıkıntımı aşmak için kafamda belirlediğim on yöntem var, ne de gidip kafamı dağıtmaya çalışıyorum. Evin içinde ben, neşem ve can sıkıntım oturuyoruz. Ben can sıkıntımla iki boğanın güreşmeden önce uzun uzun bakışması gibi anlar yaşıyorum. Sonra ona her yeri dağıtmaya gelen, görgüsüz bir misafirmiş gibi tahammül etmeye çalışıyorum, kovacağım ana kadar. Fakat artık bu halin kendi içinde doğal bir eğimi olduğunu anlıyorum. Akmak için her zaman eğime ihtiyaç duyan bir su gibi.
Neşemiz ise, merak etmeyin, bizimle kalıyor.
En Son Ne Zaman Sıkıldık?
Bazen durup boşluğa da bakabiliriz…
Yazı: Gözde Ataç

Bir süredir sıkılmak üzerine yazabileceklerimi düşünüyordum. Az önce Onur Ünsal’ın oynadığı Edouard Louis’nin otobiyografi romanından uyarlanan “Babamı Kim Öldürdü?” oyunundan çıktım. Beşiktaş vapuruna geldiğimde bir yandan oyunun etkisinde dışarıyı izlerken kısa bir süre telefona bakmadan ve ne yapacağımı bilmeden dışarıyı izlemeye başladım. Bu kısa aralık bana en son ne zaman sıkıldığımı düşündürdü ve inanın cevabı hatırlamıyorum. Oyunun bir kısmında “Toplama kamplarında bile sıkılıyordu insanlar” diye bir diyalog geçti… Şaşırdım ama doğru bir hatırlatıcı oldu.
Peki Biz Bugün Neden Sıkılamıyoruz?
Her geçen gün gelişen teknolojik inovasyonların bir getirisi de artan ekran sürelerimiz diyebiliriz. Doom scrolling kültürü ile her bulduğumuz boş zamanda; yemek yerken, ofiste veya yolda, sürekli sosyal medya hesaplarımızda kayboluyoruz. Her an yeni gelişmelerden haberdar olmak veya bizi tetikleyen bir dürtü ile oradayız. Hatta bu sebeplerle sıkılmamak için aynı anda hem yemek yiyip hem dizi açma kültürü bile edindik son zamanlarda.
Uzun yolculuklara çıkmadan önce yanımıza aldığımız kitaplar, telefonumuza indirdiğimiz müzik veya videolar birkaç saat bile sürecek yolculuklarda kendi zihnimizle başbaşa kalmamak,sıkılmamak için aslında. Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir videoda Emrah Safa Gürkan yaratıcılığını artırabilmek için 10 dakika duvara bakma egzersizi yaptığından bahsetmişti. Sadece 10 dakika bomboş durup duvara bakmak çok zor geliyor, kesin telefonuma gelen bir bildirim veya çalan kapı zili beni oradan uzaklaştıracak diye düşünüyorum ve hala en son ne zaman sıkıldığımı hatırlayamıyorum.
Sıkılmayan Toplum
Kendi zihnimizle baş başa kalamamaktan ve bunun için yerine koyduğumuz alternatiflerden bahsettim, canımız biraz olsun sıkılmazsa neler olur peki? Çocukken sıkılacak çok zamanım olduğunu hatırlıyorum, bir gün yapacak bir şey bulamadığımız için karşı apartmandaki yakın arkadaşım Utku ile yediğimiz yoğurt kaplarından telefon yapıp konuşmaya başlamıştık mesela. Kendimizle tek kalmak ve boş zaman yaratmak aslında üretebileceğimiz, geliştirebileceğimiz fikirleri hatırlatıyordu bir zamanlar. Sıkılmak sandığımızdan daha değerli aslında, yeni fikirlerin ilham bulduğu bir durak. Günümüzde kendi zihnimizle baş başa kalmamak için sıkılmak korkusuyla adeta savaşıyor o boşluğu nasıl dolduracağımızı düşünürken hemen telefonları tabletleri koyuyoruz önümüze. David Burkus, The Creative Benefits of Boredom adlı yazısında insanların sıkıldığında zihinsel bir dolaşma yaşadığını geçmişi, bugünü ve hayallerini düşündüğünü anlatırken yaratıcılığın aslında sürekli üretmekten değil, bazen hiçbir şey yapmamaktan geldiğini belirtiyor. En yaratıcı fikirlerin sıkıldığımız anlardan sonra doğabileceğini savunuyor yazar.
Sıkılmaktan korkup zihnimizle buluşmaktan kaçtığımızı düşünüyorum, oysa en güzel hobiler veya eserler hep sıkılma lüksüne erişmiş sanatçılardan doğmuş. Evet sıkılma lüksü, çünkü 21. yy için bir lüks sayılabilecek bu alışkanlık herkesin erişemediği bir fırsata dönüşmüş durumda. Şimdi yazımı sonlandırıp 10 dakika sadece duvarı izleyip sıkılmayı deneyeceğim ve en son ne zaman sıkıldığıma dair bir cevap bulacağım kendime.
🥱Bu hafta sıkılmak ve içimizin sıkılması spektrumunda gidip geldik.
🤖Haftaya AI üzerine yazılarımız var.
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕











