Bôa'nın Jasmine'i ile konuşuyoruz!
Ceren'in de deyişi ile: "Kadın aşırı havalı."
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız? Umarım çok güzel bir perşembe günün sonuna gelmişsinizdir, ayaklarınızı uzatmış, günün yorgunluğunu tatlı bir gevşeme seansına bırakmışsınızdır. Bu hafta bültende çok sık yapmadığımız bir şey yapıyoruz; bir müzik grubunun ( hem de 20’lerinde olmayan bir müzik grubunun) havalı mı havalı solisti ve gitaristi ile konuşuyoruz. Neden? Çünkü ilk olarak, Jasmine Rodgers çok havalı biri — 20’lik yazarımız Aybike Ceren Kahveci bunun genetik olduğuna inanıyor çünkü babası da Rock Hall of Fame’de. İkincisi de Jasmine’in grubu boa’nın bir şarkısı şu an sosyal medyada çok popüler; evet Duvet’den bahsediyorum.
Yeni bir nesil ile bu şarkı aracılığıyla bağ kuran Bôa’nın 9 mayıs konserlerinden önce Ceren oturup konuşma fırsatı yakaladı.
Ben çok uzatmadan lafı ona bırakıyorum, sizleri öpüyorum!
Şerefe,
Yasmin
Jasmine Rodgers ile 20’lerden 20’liğe
9 Mayıs Zorlu PSM konserinden önce bôa’nın solist ve gitaristi ile konuştuk.
Röportaj: Aybike Ceren Kahveci
1993 yılında kurulan rock grubu bôa’nın, daha sonra Twilight olarak tekrar isimlendirilecek olan ilk albümleri The Race of a Thousand Camels ile kendilerini İngiltere rock çevrelerinde tanıdık ve aranan simalara dönüşürken bulmasıyla başlıyor bu hikaye. Rock müziğin doğasında bulunan kendini ifade etme dürtüsü ve başkaldırı esintileri, akustik müzik aracılığıyla birbirleriyle bağ kuran ekibin folk tınılarına olan eğilimiyle özgün bir ses yakalıyor ve karşımıza 20 sene sonra bile kendine listelerin tepesinde yer edinebilecek bir albüm çıkıyor. Solist ve gitarist Jasmine Rodgers’ın kadifemsi ve dinleyeni yorucu bir günün sonunda alınan derin bir nefes gibi mayıştıran sesiyle 2005’e kadar sahnelerde boy gösteren grup, üyelerin kendi müziklerine odaklanmak istemesi ile bôa’ya ara verme kararı alıyor.
Z kuşağının, belki de grubu pek de tanımadan keşfettiği Duvet parçasını artık aramızda duymayan yoktur diye düşünüyorum. Instagram’da izlediğiniz reel’larda, filmlerde, dizilerde ve internetin tüm köşelerinde kendine tekrardan yer edinen bu parçanın yazarları, 20 sene sonra gözlerin ve kulakların tekrar onlara çevrilmesiyle beraber 90’larda onları bir araya getiren üretim ateşiyle yanıp tutuşmaya başlayıp tekrar stüdyoya girme ve turneye çıkma kararı veriyor. “Çok heyecanlıyım” diyor Jasmine Rodgers, “her ne kadar bir klişe gibi duyulsa da yola çıkmak için sabırsızlanıyorum.”
Whiplash isimli albümleri ile seneler sonra sahnelere dönen grubu ise bu sefer hem yeniliklerle dolu hem de sanki ilk günmüş gibi hissettiren bir yolculuk karşılıyor. “Sırf üzerinden 20 sene geçtiği için eskiye kıyasla daha olgun olduğumu düşünmüyorum çünkü bazen sizden çok daha genç biriyle tanışıyorsunuz ve sizin olabileceğinizden daha olgun biri olduğunu görüyorsunuz,” diyen Rodgers için geri dönüşlerinin en heyecanlı yanı, ilk albümlerini kaydettiklerinde henüz daha doğmamış olan bir dinleyici kitlesi ile konser alanları ve söz yazımı sürecini paylaşmak. “Eskiden sadece kendimi anlatmak ve rahatlamak için söz yazardım, şimdiyse bu sözlerin dinleneceğinin bilincinde olarak kalemi elime alıyorum.”
Jasmine ile 9 Mayıs’ta Zorlu PSM’de gerçekleşecek olan üçüncü İstanbul konserlerinden önce bir araya gelme şansı yakalıyoruz. Az daha rol aldığı Wong Kar Wai filminden rock müzikte cinsiyet eşitliğine, geçen sene verdikleri İstanbul konserinde içtikleri salepten büyümeye ve değişen dünyaya dair tam bir 90’lar rock’çısına yakışır dinamiklik ve etkileyicilikte bir sohbete dalıyoruz.
20 sene sonra bir grup olarak tekrar bir araya geldiniz ve bir sene içerisinde de yeni albümünüzü çıkardınız. Seneler sonra tekrar beraber müzik yapmak, şarkı sözü yazmak, üretmek nasıl bir his?
Harika bir histi açıkçası. Gruba ara verdiğimiz sürede ben kendi müziğimi yapıyordum. Benim kendi müziğim folk türüne daha yakın. Alex ve Lee ile bir araya gelip bangır bangır rock müzik çalmak, yüksek enerjilerle oynamak bana çok iyi geldi. Bir araya geldiğimiz gibi söz yazarlığına başladık, her şey doğal ilerledi. Diğer yandan da kendimizi aniden sektörün ince detayları ve dinamikleri içerisinde bulduk, buna pek de hazırlıklı olduğumuz söylenemez. İşin bu kısmını beraber keşfetmek oldukça ilginçti.
Kimlik çatışması gibi kişisel konular, şarkı sözlerinizde sık sık ele aldığınız bir konu. Söz yazarlığıyla kurduğunuz ilişki bu 20 sene içerisinde nasıl değişti, nereye evrildi?
90’larda yazdığımız şarkı sözlerinde hep kimlik çatışmasına dair tecrübelerimden bahsediyordum, bu öfkemi ve ikilemimi şarkıya döküyordum. Melez olmakla yüzeye çıkan kimlik sorgulamalarımla bir noktada barıştım, bazı şeyleri kabullendim diyebilirim. 20’lerimin başlarında önümde iki yol vardı; Japonya’ya taşınıp o dili konuşan, o kültürü benimseyen biri olabilirdim ya da İngiltere’de kalmaya devam edebilirdim. Bir nevi bir dönüm noktasıyla karşı karşıyaydım. Biraz tuhaf duyulabilir fakat genç bir kadınken elinde inanılmaz bir güç var ve bunun asla farkında değilsin. Aynı zamanda çok da kırılgan ve savunmasızsın ve maalesef bunun da farkında değilsin. Tuhaf bir karışım. Yaş aldıkça da bu ikilemin farkına varıyorsun ve bu içini bir öfke ile kaplıyor, bu öfkeyi benimsemek gerekiyor. İçindeki güç ve enerjiyle barışmak, bunu kabul etmek.
Tecrübemi etkileyen ve değiştiren bir başka etken de internetin yaygınlaşması oldu. Artık elimizde sosyal medya gibi bir araç var ve burada neredeyse hiçbir sorumluluk beklentisi yok fakat alabildiğine bir iletişim ve etkileşim potansiyeli var. Grup olarak bu seviyede bir görünürlüğü daha önce hiç tecrübe etmemiştik. İnsanlar şarkılarımızı hikayelerinde, paylaşımlarında kullanıyorlar. Bu paylaşımların amacı bize ulaşmak değil, bunu sadece kendileri için yapıyorlar. Bu etkileşimi gördükten sonra artık yazdığım şarkıların sadece benim için değil başkaları için de bir anlamı olduğunu fark ettim. Eskiden sadece kendimi anlatmak ve rahatlamak için söz yazardım, şimdiyse bu sözlerin dinleneceğinin bilincinde olarak kalemi elime alıyorum.
Tarih boyunca her yeni ve genç kuşak gibi Z kuşağı da medyada bir “büyük gizem” olarak görülüyor. Sürekli “Ne düşünüyorlar? Ne istiyorlar?” gibi sorular soruluyor. Şarkılarınızı yeniden keşfedip geri dönüş kararınıza sebep olan da tam olarak bu kuşak oldu. Dinleyiciler sizinle iletişime geçtiğinde kendi deneyimlerini, hayatlarını da sizinle paylaşıyorlar. Z kuşağı dinleyicilerinizle nasıl bir ilişki geliştirdiniz?
İnanılmaz bir dinleyici kitlesine sahibiz. Kendilerine ve hislerine dair pek dikkatli ve ince bir yaklaşımları var. Bence tüm dünya olarak gelişme gösterdiğimiz bir alan bu, akıl sağlığı ve hisler hakkında konuşmaya alan açmak, bu kelimeleri öğrenmek ve içselleştirmek. Bu artık eskisi gibi omuz silkelenen bir şey değil. Bu beni epey mutlu ediyor çünkü artık biriyle iletişime geçtiğinizde nereden başlayacağınızı biliyorsunuz. “Üzgün hissediyorum” diyen birine “Umarım yakında daha iyi hissedersin” demek yerine konuyu irdeleyebiliyor, bunun üzerine daha derinlemesine konuşabiliyorsunuz.
Aynı zamanda yaş kavramı etrafında oluşan o hiyerarşinin ortadan kalkmaya başladığını düşünüyorum. Kendi gençliğimle karşılaştırmam gerekirse, benim gençliğimde herkes janralara odaklanmıştı ve “Ben rock müzik seviyorum, şu müziği dinliyorum, bu parçalardan hoşlanıyorum.” diyordu. Fakat bunun pek de mümkün olmadığını biliyoruz. Filmlere baktığınızda bile bir hikayeyi anlatmak için ne kadar farklı türlerden destek alındığını görebiliyorsunuz. Sanırım şu an herkesin farklı müzik türlerini aynı anda dinlemekten hoşlanması ve bundan çekinmemesi beni mutlu ve rahat hissettiriyor, bunu oldukça havalı buluyorum.
Ben de tam bu konuda bir soru sormak istiyordum aslında. Sesinizin kendine has bir füzyonu var, rock tınılarıyla dans ederken folk gibi farklı müzik türlerine göz kırpıyor. Grup ilk kurulduğunda rock müzik, dönemin en popüler müzik türüydü, şimdiyse farklı türler arasında yüzmenin listelerde başarı getirdiği bir dönemdeyiz. Bu dönemde sesinizi nasıl tanımlamayı tercih ediyorsunuz?
Bizi nasıl tanımlayacağımı hala bilemiyorum açıkçası. Herhalde “eski rock” gibi bir şey derdim. Rock olduğu şüphesiz bir gerçek çünkü. Açıkçası bunu bizi sahnede izlediğinizde göreceksiniz çünkü türün getirdiği o ses ve duyguyu her konserimizde tekrardan yaşıyoruz ve aktarıyoruz. Grubu 1992 yılında kurduk ama Twilight albümünün kayıtları 1997-98 senelerinde gerçekleşti.
O dönem akşamları beraber otururken elden ele gitarlar dolaştırılırdı, parçalarımızdaki folk esintileri buradan geliyor. Akustik elementlerle çalışırken folk türünden pek de uzaklaşamıyorsunuz. Bu kaydettiğimiz parçalara da yansıdı ve böyle duyulmasını istediğimize karar verdik. Her zaman bizi farklı kılan bir detay olmasını da istiyorduk tabii. Ama soruna cevap verecek olursam eski rock derdim.
Sanırım yaklaşık bir sene önce gerçekleşen bir röportajınızı dinliyordum. Nehir üzerinde bir tekneden bahsediyordunuz…
O 24 Ekim’deydi. Bristol’de Thecla adında bir yerde çaldık. Nehrin üzerinde duran bir teknedeydi ve konser sırasında sallantıdan midemin bulandığını hatırlıyorum.
Evet o! O röportajda müziğe ara verdiğinizden beri sektörde nelerin değiştiğini gözlemlediğinizi soruyorlar ve siz cinsiyet eşitliğine değiniyorsunuz. 90’lar ve 2000’lerin başında, Bikini Kill gibi grupların ve kadın rock müzisyenlerinin popüler olduğu ancak kesinlikle norm sayılmadığı bir dönemde sahnede boy gösteren bir kadın gitaristtiniz. Müzik sektöründe cinsiyet eşitliği konusunda nasıl değişiklikler gözlemliyorsunuz?
Sanırım benim arzu ettiğim şey, kadın ve erkek müzisyenleri doğal bir şekilde bir araya getiren gruplar görmek. Sektörde eşitliğe ulaşıldığını, olayın sadece iyi müzisyenlerin bir araya gelmesi olduğu vakit anlayacağımızı düşünüyorum. Burada tabii ki doğal gelişen bir durum da var çünkü bu gruplar, beraber müzik yapmaktan hoşlanan yakın arkadaşların bir araya gelmesiyle oluşuyor.
Yani gitaristimiz kadın ya da erkek olmalı gibi bir düşünceyle ilerlemektense, o arkadaş grubunda kim hangi enstrümanı çalmaktan hoşlanıyorsa müzik grubu da bu tercihler etrafında şekilleniyor. Bazı enstrümanlar özelinde bir cinsiyet ayrımı olabiliyor, keman çalanların çoğunlukla kadın olması ve gitaristlerin genellikle erkek olması gibi. O röportajda sanırım artık konser alanlarında kadın tuvaletlerinin ve klozet kapaklarının olmasından da bahsettim. Durum cidden böyleydi, konser vermeye gittiğimiz yerlerde benim rahatça kullanabileceğim bir lavabo olmuyordu. Buna mutluluk duyduğumuz bir geçmişten geliyoruz yani, üzücü bir gerçeklik.
Şu an kadın müzisyenlerin göz önünde olduğu başarılı gruplar görüyorum, Wet Leg ve Heartworms gibi. Bu gruplardan “kadın grubu” yerine sadece müzik grubu olarak bahsediliyor, en azından İngiltere’de durum böyle.
Sohbetimiz sırasında filmlerden ve film müziği yapmaktan bahsettiniz. Bir röportajınızda film müziği yapmanın ilginizi çektiğini okumuştum. Bu konuda size ilham olan örnekler var mı?
Aslında 90’larda Wong Kar Wai’ın bir filminde yer almam için benimle iletişime geçmişlerdi. Bu pek komik bir anım. Filmde olmamı teklif ettiler ve rol için Çince öğrenmem gerekiyordu.
Bir dakika, bu hangi Wong Kar Wai filmi?
İşte hikaye burada komikleşiyor. Çince öğrenmeye başladım ve oldukça tembel bir genç kadın olduğum için tüm paramı profesyonel bir kursta harcamak istemediğime karar verdim. Özel hoca ile çalışmayacaktım. Mahallemdeki bir yetişkin dil kursuna kaydoldum. Hatta bu kursta iki tane arkadaş edindim, kendileri hala en yakın arkadaş çevremde. Bir tanesi Çin asıllı, diğeri ise Çinli bir adamla evli. Çocukları melez, tıpkı benim çocuklarıma benziyorlar.
Neyse, Wong Kar Wai bu projeye birkaç sene ara verdi ve en sonunda da film çekilmedi. Hikayenin ve projenin üzerinde oynamalar yaptı ve tamamıyla başka bir film ortaya çıktı. 2040 gibi bir şeydi ismi.
2046!
Evet, proje o filme evrildi. Yani benim dahil olacağım film çekilemedi fakat bu tecrübe beni film ve müziğin kesişimi hakkında epey heyecanlandırdı ve düşündürdü. Bir anime olan Armitage the Third için müzik yazdım, birkaç farklı projem daha oldu. Sanırım bu konuda beni en heyecanlandıran örneklerden birisi Life Aquatic. Oldukça komik ve inanılmaz iyi bir film müziği var. Filme özel müzik yazmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu düşünüyorum çünkü doğaları birbirine pek benzer. Müzik de film de belirli duyguları çağrıştırmak, hikayeleri pekiştirmek ve yepyeni dünyalar yaratmak için icra edilen sanatlar. Daima bir şeyleri birleştirip yenilikler üretiyorsun.
Umarım yakında bôa’yı böyle bir projenin parçası olarak dinleyebiliriz. Bir filme müzik yazmak müzisyenler için ilginç bir tecrübe olmalı, hele de bir grupsanız. Yönetmenlerin bu sürece yoğun bir şekilde dahil olduklarını hayal etmiştim hep, bu durumda da grubunuza bir üye daha katılmış gibi oluyor.
Böyle bir şans yakalamak harika olurdu çünkü şarkı yazmanın en güzel yolu, dinleyicide çağrıştırmayı dilediğiniz dünyayı ve atmosferi tanımak ve bu sahne üzerine çalışmaya başlamak. Her parçanın kendi küçük dünyası var ve parçalar arasında gezmeye başladığınızda yaratılan bu dünya hakkında yepyeni şeylere tanık oluyorsunuz. Bu harika bir şey. Bazen şarkı söylerken de o şarkıyı yazdığım günü gözlerimin önüne getiriyorum ve performansımı bunun etrafında şekillendiriyorum.
Görselliğin performans ve üretim sürecinizdeki bu rolünü müzik videolarınıza nasıl taşıyorsunuz?
Benim kafamda hep bir sürü büyük fikirler oluyor ve genelde bütçe kısıtlamaları sebebiyle “Onu yapamayız.” cevabını alıyorum.
Hala böyle cevaplar alıyor musunuz? Teknolojinin ilerlemesiyle bazı ekipmanlar eskisine göre daha bütçe dostu bir pozisyonda ama tabii ki bir video prodüksiyonu hala pek pahalı bir şey.
Durum pek değişmedi. Bir video ile şarkının neyle alakalı olduğu dikte etmekten hoşlanmam, bunu faydalı bulmuyorum. Şarkıyı beslemektense onu tek bir konuya sabitliyor. “Whiplash” için bir video çekmiştik, hikaye bir barda geçiyordu. Biz de bunu sıkıcı bulduk, sadece barda geçen bir hikaye çekip yayınlamak istemedik ve bu barın bir “sihirli bar” olacağına karar verdik. Şarkının bu durumla bir ilişkisi yok ama Alex, Lee ve ben böyle bir video çekmeyi diledik, ilginç ve eğlenceli bulduğumuz bir konsept yarattık. Aksi takdirde bu barda buluşan bir çiftin ayrılık konuşmasını çekecektik ki bu epey sıkıcı olurdu. Arkaplandaki tüm karakterlerin de canavar ve vampirlerden oluşmasını istemiştik ama bunun için izin alamadık.
Müzik videoları şu an oldukça ilginç bir konumda, özellikle pop sanatçıları için. Geçen sene artık YouTube videolarındaki izlenme sayısının Billboard listesi hesaplamalarına dahil edilmeyeceğine karar verildi. Bu karardan sonra videolara aynı özenin gösterilip gösterilmeyeceğini de merak ediyorum açıkçası.
Her şey bütçeye bağlı çünkü yüksek bir bütçen varsa güzel bir video çekersin ve şarkının iyi bir performans göstereceğinden emin olabilirsin. Bunun pek de adil olduğunu düşünmüyorum. Elimde olsaydı o tarz müzik videoları yayınlamak isterdim. Stop-motion ve animasyon gibi şeylere de bayılıyorum. Aramızda hep ne kadar bir anime sanatçısıyla müzik videosu üzerine çalışmak istediğimizi konuşuyoruz.
Son albümünüz Whiplash ve yeni EP’lerinizi de söylediğinizi sahneler alıyorsunuz. Konser listenizde bir sürü yeni parça var fakat tabii ki eski parçaları da performansınıza dahil ediyorsunuz. Bu şarkıları tekrar sahnede söylerken hiç nostaljiye kapılıyor musunuz?
Tabii ki de. Karşınızda bir sürü genç yüz var ve o noktada anda kalmanız lazım. Başka bir şey düşünmeye veya hissetmeye başladığım anda bir gitar akorunu kaçırabilirim, dolayısıyla sahnedeyken bu hisleri yaşamak için bir alanım olmuyor ama oldukça duygusal bir insanım. Eğer kendime bu şansı tanırsam orada ağlamaya başlayacağıma eminim.
20lik Bülten, 20’li ve 30’lu yaşların getirdiği belirsizlik, umut, heyecan ve korku dolu tecrübelere adanmış bir bülten. 20’lik okuyucularına bir tavsiye verecek olsanız ne derdiniz?
Şu an ancak kendi gençliğimi düşünüp ona birkaç tavsiye verebilirim. Bazı şeyleri, onları yapmak için fazla genç olduğumu düşünüp yapmayı bıraktım. Bir şeyleri keşfetmek ve istediğim her şeyi yapmak istiyordum. Eğer yaptığınız şey sizi mutlu ve tatmin ediyorsa onu yapmaya devam edin. Dünyayı gezip sonuna kadar eğlenmek istemiyorsanız, sırf genç olduğunuz için bunu yapmak zorundaymışsınız gibi hissetmeyin. Ama istediğiniz şey onu yapmaksa o zaman yapın. Eğer sağlığınızdan endişe ediyorsanız, doktor randevularınızı kaçırmayın. Bir kadın olarak bu inanılmaz önemli. Kendinizi ciddiye alın, ama çok da değil.
💿Bu hafta bôa’nın Jasmine’iyle röportaj yaptık!
🏋️♀️Haftaya biraz belimiz ağrayacak… Sizin nereniz ağrıyor?
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕













