Cereme Çekmek: 20'ler
Biz de çektik, Teoman da çekti. Yasemin de çekti...
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız? Temmuz oldu.. Ne ara oldu ben anlamadım. Bu haftanın teması Ceren Kurt Alyurt’tan geldi. 20’lerini göz önünde geçirmiş ünlüler ve bu durumun üzerlerindeki etkileri üzerine konuşuyorduk. Ee dedik, soralım. Bence seçkinin ALAKASIZLIĞI bu bülteni güzel kılan şey. Üzerine yazdığımız ve kimisi ile konuşma şansı yakaladığımız isimlere geçmeden önce 20’lerin zorluğunu anlatması için sözü Raye’e bırakıyorum.
İster 1 milyon kişinin, ister mahallenin gözü önünde ol, 20’ler zor. Her yaş zor. Hepimiz bizim hayatımızla ilgili düşüncelerini paylaşmaktan kaçınmayan, kendi isteklerini zorlayan, yaşam biçimimizi eleştiren ve kısıtlayan kişilerle ya da topluluklarla uğraşıyoruz. Bakın bazılarımız değil, hepimiz diyorum. Bunu bu kadar net ve emin yazıyorum çünkü hepimizin birileriyle uğraşması gerektiğini biliyorum. Bu hafta odağımızı müziği ara sıra bırakıp geri gelen, açık sözlü rockstarımız Teoman’a, favori kız gruplarımızdan Hepsi’nin Yasemin’ine ve ulaşmaya çalıştığımız ama röportaj vermediğini söyleyen Saint Levant’a çeviriyoruz.
Tamam o başlayalım. Bu hafta kim ne yazmış?
🎸Kardelen, Teoman’a sorular soruyor.
🌟 Ceren, küçükken hep Yasemin olurmuş. Şimdi onu karşısında buluyor.
🍉 Şeyma, çoğumuzun hem yüzüne, hem tarzına, hem de duruşuna aşık olduğu Saint Levant’ı ele alıyor. Şeyma aynı zamanda konser yazarımıza dönüştü. Bir diğer yazısında kısaca Edis konseri deneyiminden bahsediyor.
Kendisi 32 yaşındaymış ama 20’lerimizde deneyimlediğimiz ve çektiğimiz bazı konulara değinen bir isim de Deniz Göktaş. Ölü Deniz’i izlemediyseniz, izlemenizi öneriyorum.
Kendine gülebilmek önemli.
Şerefe,
Yasmin
Hayatla İyi Geçinemeyen 20’lik: Teoman
“Çiçek tozlarıyla bezendim gençken, döktüm üstümden sonunda mecburen”
Yazı: Kardelen Buyurgan
Burçlara pek inanmayan biri olsam da burç yorumuma göre geçen haftamın çok güzel geçmesini ve şans kapılarımın açık olmasını bekliyordum — ki öyle de oldu. Ömrümün yarısından daha fazla zaman boyunca dinlediğim, ergenliğimde mp3’ümün neredeyse bütün şarkılarıyla dolduğu, İstanbul ile bütünleşen, konserine ilk gidişimi unutamadığım ve üniversitede sosyoloji seçme nedenlerimden biri olan Teoman ile kısa bir röportajın keyfini sürdüm. Bazı insanların yaşı yoktur, bence Teoman da bu kişilerden biri. Ama bu güzel şarkılarını oluşturduğu 20’li yaşlarında nasıl düşündüğüne, ne hissettiğine ve kamera arkasında nasıl bir hayat sürdüğüne kendi sözlerinden bakalım.
Gençlik, İki Boyutlu Bir Hayat Mı?
Rock yıldızımız, her şarkısında hayata dair gerçekçi izler bulduğumuz, emekli hayatına imrendiğimiz Teoman da elbette 20’li yaşların cefasını çekmiş, üstelik bunu kamera önünde yaşamıştı. Müzikle ilgilenmeye çok daha genç yaşlarda başlamış olsa da onun “Teoman” olarak tanınması 1997 yılında albümünü çıkarmasıyla başlıyor. Ardından albümler, klipler, ödüller geliyor; 2000’li yılların başında sinema alanında da çeşitli çalışmaları oluyor. Teoman’ın çalışkanlığını çıkardığı albümlerinde, hayatını tepe tepe yaşadığını ise magazin programlarından sıkça görüyorduk. Kendisi de gençliğini dolu dolu yaşadığını belirtiyor zaten. “Valla ben gençliğimde hem çok çalışkandım hem de hayatın tatlarından mahrum bırakmadım kendimi. Fakat yıllar geçtikçe çalışkanlığımı yitirdim. Üzüldüğüm bir konu bu. 30’larımın sonlarına doğru hayattan ve her şeyden sıkıldım, saçmaladım. Tavsiye vereceksem, saçmalamamanızı, moralinizi yüksek tutmanızı, rasyonel olmanızı öğütlemek isterim.” diyor. Açıkçası bir rockstardan saçmalamayın tavsiyesi almaya şaşırmadım değil.
20’lerimin başında benim en sevdiğim özelliklerimden biri hayalperest olmaktı. Daydreaming’lere dalar, gözlerimi kapatmama dahi gerek kalmadan kendimi olmadığım yerlerde hayal edebilirdim. Hayalperest diye şarkı çıkarmış birine, “hayalperestliğine ne oldu?” diye sormasam olmazdı. Teoman bu soruya da gayet ölçülü cevap veriyor ve uçmamayı vurguluyor: “59 yaşıma yaklaştım. Birkaç ay kaldı. Hayal kuruyorum ama gerçekleşemeyecek şeyler değil bunlar. Hayal demek de doğru değil bunlara, planlar demek lazım. Ve hedeflerimi de kapasitem ölçüsünde saptıyorum. Uçmuyorum yani.”
Evet gelelim 20’lerin cefa çekilen dönemine… İnat etmek, umutlu olmak, hayal kurmak, kendi bildiğini yapmak… Bunlar bence çok güzel eylemler. Ancak bireyin kendi kararlarının sorumluluğunu bütünüyle, iyisiyle doğrusuyla, negatifiyle pozitifiyle ele almayı gerektirir. Her şeyin günlük güneşlik olmadığını fark ettiğimizde yıkıntılarla da yüzleşmek bir hayli zordur. Teoman da birçoğumuzun yaşadığı ve hissettiği duygulardan geçerek, gelecekten korkmaktan bahsediyor.
“Bir sürü konuda çuvallıyordum. Çok çalışıyordum. Az para kazanıyordum, zor geçiniyordum. Etrafımdaki herkes benim çok başarılı olmamı bekliyordu. Ama olamıyordum bir türlü. Geleceğimden korkuyordum o yıllarda. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yapmak istediğim müzikle bir hayat kurmak zor görünüyordu.”
Kim işe ilk girdiğinde hak ettiği maaşı kazandı ki? Geleceğin belirsizliğiyle boğuşmaktan anın farkına varabildi ki?
Yıllar geçip bazı tecrübeler kazandıkça kendine söylediğin kelimeler de değişiyor, etrafına bakışın da. Kendinle yaptığın 5 yıllık etki analizi bence değerli… “20’de daha rahattım. Acelem yoktu. 25’ler civarında hafiften panik başladı. 29 yaşımda ilk albümümü çıkardım. Dertlerimden bir tanesi azalmış oldu. Ama benim tek derdim müzik veya kariyer değildi. Huzursuz ve melankolik birisiydim. Hayatla iyi geçinemiyordum. O yüzden işimle oyalanmaya çalıştım. Doğru bir hareket değil bu. Biraz kendini kandırmaya giriyor. İşteki başarım beni mutlu etmeye yetmedi. Bir boşluk hep kaldı.”
Teoman’ın mutsuz bir insan olduğunu ekranda hep izledik. Ama asıl o, çok fazla ilgi ve yergi görmekten nasıl etkilendi?
“İyi gelmişti bana insanların ilgisi. En azından ilk zamanlarda. Fakat sonra biraz fazla ünlü oldum. Artık negatif etkisini de hissetmeye başladım. İnsanlar sizi kırmaya çalışıyorlardı biraz ünlü olduğunuzda. Veya başarılı.” şeklinde yanıtlıyor ve ekliyor: “Pek umursamıyordum yorumları. Ama insanlardan uzaklaştırıyordu bunlar beni. Zaten yalnız biriydim. Daha da yalnızlaştım. Şöhretliydim, insanların içindeydim. Ama gerçek öyle değildi. Aslında kendi kabuğuma çekilmiştim. İki boyutlu bir hayat sürüyordum. Şöhretli ve sosyal gözüken. Ama tek başınalığı sonuna kadar hisseden.”
20’li Yaşların Portresi
Şarkılarındaki söz yazarlığının güzelliğini şu kısacık sorulara verdiği afilli yanıtlarda da görüyoruz. Belki de bu yüzden Teoman’ın anlattıkları yalnızca bir müzisyenin gençlik hikâyesi gibi gelmiyor. Gelecek kaygısı yaşayan, yaptığı seçimlerin doğruluğundan emin olamayan, hayalleri ile gerçekler arasında sıkışan, çoğu zaman yalnızlaşan ve hayatla tam olarak uzlaşamayan herkes kendinden bir şeyler bulabiliyor kendisinde. Onu yıllardır dinlenmeye değer kılan şey de biraz bu sanırım; kusursuz bir başarı hikâyesi anlatmaması, tökezlemelerini, korkularını, melankolisini ve eksik kalan yanlarını saklamadan paylaşması. Teoman’ın anlattıkları gösteriyor ki o belirsizlikler, panikler ve melankoli de hikâyenin doğal bir parçası.
Çocukluğumu Aradım, Yasemin Açtı
20’li yaşlarda ünlü olmanın ceremelerini ve eğlencelerini Yasemin Yürük’le konuştuk.
Yazı: Ceren Kurt Alyurt
“Amanın da amanın, kim gelmiş?
Eski sevgilim gelmiş
Sütü sıcak içmiş, belli
Gezmiş, görmüş, öğrenmiş”
Dizelere göz ucuyla bakan herhangi birinin “TOK EVİNNNN AÇ KEDİSİ” diye devam edeceğini biliyorum. Biliyorum çünkü 2005 yılında hayatımıza bir grup girdi ve hemen hemen hepimizin çocukluğuna damga vurdu: Grup Hepsi.
9 yaşımdan itibaren pek çok anımda Grup Hepsi var. Doğum günü pastalarım, ilk dans kareografim, ilk konserim, düzenli olarak takip ettiğim ilk dizim… Siz sormadan ben söyleyeyim, Yasemin’dim. Moru bu kadar sevmemde eminim etkisi vardır. Sanırım ilk fangirllik maceram Hepsi’yle. Fangirlliğin hakkını da verdim, büyüdükçe fangirllikten vazgeçmeyi de bildim… Yine de zihnimde öyle bir yer kaplamışlardı ki, ara ara şimdi ne yapıyorlar, neredeler, hayatları nasıl diye düşünüp durdum. Çocukken insan fark etmiyor ama sonradan 20’lerinin başında olan bir kız grubunun nasıl bu kadar ünlü ve başarılı olduğunu, şöhreti ne kadar erken deneyimlediğini ve bu durumun onlara nelere yaşattığını düşünmeden edemiyor.
20’lerin herkes için ne kadar farklı bir deneyim olduğundan yıllardır yazılarda bahsediyoruz. Daha 20 yaşında herkesin tanıdığı bir sanatçı olmak duygusu bambaşka olsa gerek. Tüm olumlu ve olumsuz ihtimalleri zihnimde döndürüp dursam da bir yere varamıyorum. Neyse ki tüm bu düşüncelerimi netleştirecek biriyle yolum kesişiyor: Yasemin Yürük. Evet evet, Hepsi Grubu’nun Yasemin’i.
20’lerinde, 2005 yılında, daha her şeyin başında olan Yasemin neler hissetti, neler yaşadı, 20’lerinin eğlencesi ve ceremesi nelerdi?
İlk şaşırdığım şey, geçmişe dönüp baktığında içinde bir burukluk ya da pişmanlıktan çok memnuniyet olmasıydı.
“İyi ki 20’li yaşlarımı Hepsi’nin Yasemin’i olarak geçirdim” diyor.
Bu cümleyi kurarken yalnızca başarıdan bahsetmiyor. Aslında bir dönemin değişiminden söz ediyor.
Bugün sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan insanlar var. Spotify’da milyonlarca dinlenmeye ulaşan ama sokakta kimsenin tanımadığı sanatçılar var. Yasemin’in gençliğinde ise işler çok farklıymış. O dönem ünlü olmak için televizyonda olmak gerekiyormuş. YouTube henüz emekleme aşamasındaymış. Dijital mecralarda görünür olmak pek bir şey ifade etmiyormuş. Televizyona çıkmak ise neredeyse her eve girmek demekmiş.
Aslında sohbetin başında söylediği bir şey uzun süre aklımdan çıkmıyor: “Şimdiki girlband algısını biraz da biz hazırladık.” Düşününce ben de ona hak veriyorum. Bugün gençlerin Manifest konuştuğu, girlband’leri rahatça takip ettiği bir dönemdeyiz. Oysa Yasemin’in anlattığı yıllarda erkeklerin kız grubu dinlemesi pek “cool” bulunmuyormuş. Erkekler ya da yetişkinler pek takipçileri değilmiş. Şimdi ise durum tamamen değişti. Cinsiyet ve yaş fark etmeksizin herkes bu şarkıları dinliyor, danslarını yapıp videolar çekiyor. Belki de gerçekten bugünün gençlerinin doğal karşıladığı birçok şeyin zemininde onların açtığı yol var.
Yasemin’in anlattıkları arasında beni en çok etkileyen şey şöhretin kendisi değil, bu şöhretin yarattığı sorumluluk hissi oluyor. Onların hitap ettiği kitle çocuklar ve gençlerdi. Bir noktada yalnızca şarkı söyleyen insanlar olmaktan çıkıp örnek alınan kişilere dönüştüler. Bir imza günü öncesi saçının boya nedeniyle yandığını ve saçı kurtarmak için tuhaf bir kesim yaptırmak zorunda kaldığından bahsediyor gülerek.
“Mantar kafa olmuştum resmen. Sonra imza gününe gittim. Bir baktım benim gib bir sürü mantar kafa Yasemin var!”
O dönem oje sürmek, saç boyatmak gibi şeylerin aileler tarafından bugünkü kadar doğal karşılanmadığını anlatıyor. Söyledikleri, yaptıkları, giydikleri her şey bir anlam taşımaya başlıyor. Hatta geri dönüşüm temalı albümleri sayesinde okullarda geri dönüşüm kutuları yapılmaya başlandığını anlatırken sesindeki gururu hissetmemek zor. Örnek olmanın verdiği sorumluluğu çok iyi sırtladıklarını anlıyorum. Çocukken fark etmiyorduk ama meğer onlar yalnızca şarkı satmıyormuş. Bir dünya görüşü de taşıyorlarmış. Doğayı sevmeyi, birlikte hareket etmeyi, arkadaşlığı, sanatı...
Konuşmanın bir yerinde konu Hepsi 1 dizisine geliyor. Bir neslin hayallerindeki evden bahsediyoruz. Küçükken üniversite yılları gelince hepimizin yaşamak istediği o ev…
Yasemin gülerek anlatıyor. İnsanlar yıllarca Hepsi 1’deki evde gerçekten birlikte yaşadıklarını düşünmüş. Oysa hiçbir zaman öyle olmamış. Sadece bir dönem Cemre ile aynı evde yaşamışlar. O da uzun sürmemiş. “Cemre o kadar titizdi ki, başak burcu olsam da dayanamayıp çıktım evden” diye anlatırken ikimiz de gülüyoruz.
Ama dizinin etkisi gerçekmiş. Birçok insan için o ev arkadaşlığı, gençliğin, özgürlüğün sembolüne dönüşmüş. Aslında Yasemin’e göre yalnızca ev değil, grup olarak temsil ettikleri şey de etkili olmuş. Dört kızın birlikte üretmesi. Birlikte dans etmesi. Birlikte hayal kurması.
Bugün kulağa sıradan geliyor ama o yıllarda kız çocuklarının arkadaşlarıyla bir araya gelip dans koreografileri hazırlaması bile başlı başına bir kültürdü. Kız kıza dayanışma içerisinde bir şeyler yapmak, sırt sırta vermek ilk Hepsi grubu olma oyunlarıyla başladı. Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı, özgüvenle dans etmeyi, şarkılar yazmayı böyle öğrendik.
Yasemin, konservatuvarda tanışmış olmalarının da bunda payı olduğunu düşünüyor. Hatta o dönem özellikle dans ve bale bölümlerine yönelen gençlerin sayısında ciddi artış yaşandığını anlatıyor. Konservatuvar eğitiminin daha görünür hale gelmesine katkı sunduklarına inanıyor.
Ben bunları dinlerken çocukluğumdaki arkadaş toplantıları gözümün önüne geliyor. Birimizin Yasemin, birimizin Cemre olduğu o koreografi denemeleri… Meğer yalnız değilmişiz. Peki herkes onu tanırken, o kendisini ne kadar tanıyormuş?
Bu soruya verdiği cevap karmaşık: “Kısmen.” diyor. Grubu kurduklarında bu kadar büyüyeceklerini hiç düşünmemişler. MTV Europe listelerinde bir numara olduklarında bile yaşadıkları şeyin büyüklüğünü tam olarak kavrayamamışlar. Bunun biraz çocukluk, biraz da tatlı bir bilinçsizlik olduğunu söylüyor. Aslında Yasemin’in anlattığı hikâyenin merkezinde tam da bu var. Masum bir bilinçsizlik. Ve ardından gelen çok hızlı bir büyüme. Kendi anlattığı ifadeyle, “20’li yaşlardan masum bilinçsizlikten bir anda yetişkin olmaya evrilen bir süreç.”
Renklerini bile kendileri seçmişler. Moru Yasemin seçmiş. Bence hep temsil edeceğin bir rengi insanın kendisini seçmesi güzel bir şey. Karakterler de zamanla oturmuş. Yasemin kendisini grubun arabulucusu olarak tanımlıyor. İnsanları dengeleyen, orta yolu bulan kişi. İlginç olan şu ki yıllar sonra bile bunun değişmediğini söylüyor. Ama o tatlı bilinçsizlik kısa sürede yerini ağır bir sorumluluğa bırakmış. “Bir noktadan sonra insanlar seni dinlemeye başlıyor. Taklit etmeye başlıyor. Örnek almaya başlıyor. Ve sen hâlâ çok gençsin. Üstelik bütün bunların yanında günlük hayatın da devam ediyor. Okul var. Turneler var. Dizi çekimleri var. Hayranlar var. Bir yandan da gençliğini yaşamaya çalışıyorsun.”
Yasemin’in en net hatırladığı şeylerden biri dışarı çıkmayı ne kadar sevdiği.
Okuldan sete, setten turneye koşarken bile dışarı çıkmak, gezmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek istiyormuş.Belki de bu yüzden 20’li yaşlarından kalan en büyük şikâyeti oldukça şaşırtıcı: Denize girememek.
Bugün böyle kaygılar pek kalmamış olabilir ama o dönemde gençlere hitap eden sanatçıların belirli bir imajı koruması bekleniyormuş. Magazin tarafından bikinili görüntülenmek istemiyorlarmış. Çocuklara örnek olma kaygısı taşıyorlarmış. Bir yandan bunları dinlerken ne kadar farklı zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Ama hikâyenin en zor kısmı bunlar değil. Asıl kırılma sonrasında geliyor. Bir noktada grup dağılıyor. Plak şirketiyle yaşanan anlaşmazlıklar oluyor. Hayat yeniden kurulmak zorunda kalıyor. Yasemin biriktirdiği parayla babasından annesine kalan borçlarını ödediğini anlatıyor. Sonra antrenörlük yapmaya başlamış. Ama burada da başka bir zorluk çıkmış karşısına. İnsanlar onu yalnızca Yasemin olarak değil, “Hepsi’nin Yasemin’i” olarak görmeye devam etmiş. Hatta bazen sırf onunla tanışabilmek için ders alan insanlar olmuş. Ama o işini çok ciddiye alan biri. Disiplinli. Odaklı. Kendi aldığı eğitim de öyleymiş. Bu yüzden karşısındaki insanların onu eğitmen olarak değil de ünlü biri olarak görmesi zaman zaman canını yakmış. Sonra çok çarpıcı bir cümle kuruyor:
“Türkiye’de bir numarasın. Sonra bir anda işin bitiyor ve annenin evine dönüyorsun.”
20’li yaşlarda zaten çoğumuz kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Bir de bunu milyonların tanıdığı bir geçmişin ardından yapmak zorunda kaldığınızı düşünün. Belki de bu yüzden bugün geriye dönüp baktığında en büyük “keşke”si bir şarkı ya da kariyer kararı değil. Sözleşmeler. “Keşke sözleşmelerimizi daha sağlam yapsaydık” diyor. Hem grup içinde, hem menajerlerle, hem yapım şirketleriyle. Keşke daha profesyonel davranabilseydik diye ekliyor. Konuşmanın sonlarına doğru bugünün müzik sektörüne de geliyor konu.
Spotify’da hâlâ en çok dinlenen isimlerden biri olmasına rağmen dijital platformlardan gelir elde edemediklerini anlatıyor. Bir kuşağın çocukluğuna damga vuran şarkılar hâlâ dinleniyor ama o dönemin sözleşmeleri dijital dünyayı öngöremediği için bundan neredeyse hiç kazanç sağlayamıyorlar. Bu da bana 2000’lerin ne kadar farklı bir dünya olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Sohbet biterken ona o yıllardan geriye en çok neyi özlediğini soruyorum. Bu kez hiç düşünmüyor. “Sahneyi.” Binlerce insanın aynı anda seninle şarkı söylemesini. Turneleri. O coşkuyu. O hissi. “Her sanatçı için vazgeçilmez bir haz” diyor.
Sohbetimiz sona erdiğinde aklımda kalan şey yalnızca Yasemin’in hikâyesi olmuyor. Çocukken uzaktan baktığım, ulaşılmaz sandığım insanların da aslında bizim gibi büyümeye çalışan gençler olduğunu fark ediyorum. Biz onları izleyerek büyüdük. Onlar da milyonların gözü önünde büyüdü. Acısıyla tatlısıyla bunca anının ardından, bence Yasemin 20’lerinin ceremesini değil de eğlencesini hatırlamaya çalışıyor. Bu yüzden de kendisine ayrıca saygı duydum. Bugünün penceresinden baktığımda 30 yaşındaki Ceren, güler yüzü, hoş sohbeti ve pozitif bakış açısıyla “10 yaşındaki Ceren iyi ki Yasemin olmuş” dedi.
20’li Yaşlarında Şarkı Söyleyerek Yas Tutmak: Saint Levant
Ağlarken de dans edilir.
Yazı: Şeyma Sağınç
Saint Levant’ı ilk kez duyanlar için şöyle anlatayım: bir şarkısını açıyorsun, üç dilde söylüyor, geleneksel Filistin ezgileriyle R&B’yi bir arada sunuyor ve bir yerden sonra hangi şarkıyı dinlediğini unutup sadece hissediyorsun. Tıpkı şu an “From Gaza, With Love” şarkısını dinleyip, hissederek bu yazıyı yazmamdaki gibi.
Kısaca kim olduğundan bahsetmek isterim. Asıl adı Marwan Abdelhamid. 2000 yılında Kudüs’te doğdu. Yani benden genç… Babası Filistinli-Sırp mimar ve otelci, annesi Cezayirli-Fransız bir müzisyen. Evde Fransızca, okulda İngilizce, mahalledeki mülteci kampında futbol oynarken de Arapça konuşan Gazzeli bir müzisyen. Ordan bakınca vay be üç dil, üç kültür desek de kendini tam olarak ait hissedebileceği bir yer olmadığını söylüyor. Hatta verdiği bir röportajda “Basitçe söylemek gerekirse, evim yokmuş gibi hissetmek, gittiğim her yerde bir ev yaratmama olanak sağladı.” diyor. Bu cümleyi okuyunca bir durdum. Asla kıyaslanabilecek bir durum olmasa da çocukluğumdan beri sürekli bir yerlere taşınan ve hâla “işte bu evim” dediğim bir yer olmadığından anlattığı hisleri çok iyi anladım. Düşünsenize bu kadar özgün ve bu kadar evrensel müzik yapan biri, aynı zamanda nereye ait olduğunu hâlâ arıyor. Belki de tam bu yüzden müziği bu kadar çok insana ve bana dokunuyor. Hepimiz hem arayıştayız hem de kendimizden bir parça buluyoruz.
Müziğine yakından baktığımızda ise 2022 öncesinde daha çok politik; kontrol noktalarını, işgali, sürgünü anlatıyor. O dönemde daha çok bodrumlarda konser veriyordu. Sonra “Very Few Friends” her şeyi değiştirdi. TikTok’ta viral olan o şarkıyla birlikte dünya onu tanımaya başladı. Sonra “From Gaza, With Love” geldi. Bu şarkı olaylar patlak vermeden önce çıksa da bambaşka bir ağırlık kazandı. İnsanlar o şarkıyı dinleyince hem Gazze’yi hem de Saint Levant’ın oradaki çocukluğunu anladı.
DEIRA albümü de belki de Gazze zamanlarını en iyi anlatan şey. Albümün adı babasının Gazze’de inşa ettiği otelden geliyor. O otel 2023’te bombalandı. On This Land şarkısında “I hear the sounds of the bombs in my sleep”, verdiği bir röportajında da “Sevdiğin şeylerin yok edildiğini izliyorsun” diyor. DEIRA albümü bunlardan bahsetse de sandığımızın aksine bir yas değil, daha çok bir hayal. Özgürleşmiş Filistin’de o otelin yeniden açılışında konser verme hayali var. 2048’de…
Aralık 2025’te de ilk kez İstanbul’a geldi. Volkswagen Arena’daki o gece onun Türkiye’deki ilk sahne deneyimiydi. O geceye ilişkin konserde olan arkadaşımdan çok etkileyici bir yorum aldım: Salona baktığımda inanılmaz çeşitli bir kalabalık vardı. Müslüman seyirciler, LGBTİ+ topluluğundan insanlar, yabancı turistler, Arap diasporası… Hepsi aynı anda aynı müziğe eşlik ediyordu. Saint Levant’ın yaptığı şeyin özü tam da bu zaten: farklı kültürleri ve dilleri o kadar organik bir şekilde harmanlıyor ki müziği herkese ait hissettiriyor, kimseyi dışarıda bırakmıyor.
20’li yaşlar çoğumuz için zaten yeterince karmaşık. Ama Saint Levant’ın 20’leri; nereye ait olduğunu bilmeden büyümek, çocukluğunu geçirdiği topraklardan uzakta yaşamak ve babasının ömrünü verdiği otelin bombalandığını haberlerde izlemek anlamına geldi. Bütün bunların ortasında sahneye çıkmak, şarkı söylemek hem cesaret isteyen hem de belki de ona iyi gelen tek şey.
Levant, henüz 20’li yaşlarının ortasında. Ama taşıdığı şey çok daha ağır. Ve buna rağmen -ya da tam da bu yüzden- müziği bu kadar insana ulaşıyor. Belki de bu yazıda özellikle ondan bahsetmek istememin sebebi de budur. Saint Levant 20’liğin bu sayısına çok yakıştı.
EDİS, SEN NESİN ÖYLE?
Küçükçiftlik’te kardiyo.
Yazı: Şeyma Sağınç
Evet bir şekilde 20’liğin konser yazarı oldum. Manifest’ten sonra geçtiğimiz hafta Long Weekend kapsamında Küçükçiftlik Park’taki Edis konserine davetliydik. Size konser deneyimimi anlatmaya çalışacağım. Yani sadece anlatmayı deneyeceğim çünkü bazı şeyleri gerçekten de anlatamazsın, yaşaman lazım!!
Bu benim ilk Edis konserimdi. Şarkılarının çoğunu biliyordum, zaten kim bilmiyor ki… Ama Edis’i canlı izlemek gerçekten başka bir şeymiş. Hem de iki saat boyunca aralıksız bir şekilde. Evet, hiç ama hiç ara vermedi ve şarkı aralarında çok az konuştu. Ne o ne de dansçıları durdu. Bir kez daha hayranım sana… 🤍
Hatta konserde bir ara “hepinizi sırayla öpmek isterim“ dediğinde, “neden olmasın, olur“ diye bağıran o hayranım ben.
Dansçılarını konuşmamız gerekirse ağzım açık izledim hepsini. Zaten birçoğunu -Gülşah Alan, Berke Taşdelen, Enes Abdulla…- Big5 programından tanıyoruz. Kızlara öğretmeye çalıştıkları koreografileri bizzat onlardan izlemek aşırı keyifliydi. Onları izledikçe Shakira’nın dansçıları hakkında söylenen o laf geliyor aklıma: “Ben olsam yanımda bu kadar iyi ve güzel bir dansçıyı tutmazdım.” Yani o kadar iyiler ki bazen kendimi sadece onları izlerken buldum.
Bir de cover yaptı ve bir müjde verdi! Coverladığı şarkılardan biri olan “Delikanım” Spotify’a yüklenmiş. Hadi gözümüz aydın 🎉
Gecenin benim için asıl sürprizi ise başkaydı. Daha önce Edis konserine gidenler bunu zaten bilecektir ama ilk kez gidenler için söyleyeyim: Edis, “Martılar” şarkısının dansı için sahneye seyirciden birini çıkarıyor. Bu konserde de bir kız çıkardı. Sonradan deli gibi stalk yaparak bulduğum sevgili harika dansçı Defne… Öyle bir enerjisi vardı ki Edis’in dansçılarının arasında hiç sırıtmadı, sanki o da dansçılardan biriydi. Tabii Edis bir an “kim sahneye gelmek ister?“ dediğinde ben de el salladım ama neyse ki görmemiş…Defne yerine ben çıksaydım hoş şeyler izlenmeyebilirdi…
Konser arkadaşım Kaya ile tüm konser boyunca durmadan dans ettik, bağırdık ve konserin her saniyesini dolu dolu yaşadık. Şu an en çok istediklerimden biri bir sonraki konser duyurusu. Love you so much Edis 🤍
Davet için teşekkürler sevgili Özgür Malkoç <3
🧃 Bu hafta 20’li yaşlarda sevdiğimiz kişilerin çektiği ceremelere baktık.
🗞️ Haftaya ANYB’un dördüncü bölümü var!
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕





















