Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
N’abersiniz? Ben iyiyim! Antalya’ya gelene kadar dayanıp, indikten sonra Çıralı’ya kusa kusa gelmiş biri yazıyor bu cümleleri. Zanlı? Balık Dürüm. Ama şu an detaylara girmeyeceğim, vallahi midem kalkıyor.
Midemin bulandığı ama kusamadığım yaklaşık 1-2 saatte şunu düşündüm (evet biliyorum pisleştik ama yabancı yok kusarız da coşarız da, tamam. Devam): Bazen olmasını beklediğin şey seni korkutuyor ve geriyor. Geciktirmek istiyorsun, ‘belki geçer, kendi hâline bırakayım’ diyorsun. Ama o iş öyle işlemiyor. Olan oluyor, kimi zaman da korktuğun şey başına geldikten sonra kendini rahatlamış ve hafiflemiş hissediyorsun. Belki ardından iyi bir şey geldiği için, belki de o ‘kötü şeyi’ atlatacak gücü içinde bulduğun için. Evet kusmadan da hayat dersi çıkardıysak bu haftanın sayısını açıyorum.
Bu hafta nelerimiz var?
🏝️Bu hafta Yasmin, Antalya’ya uğruyor. Çıralı, Olimpos ve Adrasan sevdası üzerine bir yazı yazıyor.
🏠 Sonra da Irmak ‘ev’ in ne olduğunu sorguluyor. Ev bir yer mi? Yoksa başka bir şey mi?
Kucaklar,
Yasmin
Tarih desen var. Deniz desen var. Daha ne?
Çıralı’dayız, Olimpos’tayız, Adrasan’dayız.
Yazı: Yasmin Güleç
Gözlemlerime göre İstanbullular’ın yaz personaları üçe ayrılır: İzmirci, Bodrumcu ve Antalyacı. Bunlar da tabii aralarında Alaçatıcı, Urlacı, Yahşici, Yalıkavakcı, vs. diyerek fraktallaşır. Biz ailecek Bodrumcuyuzdur. Anneannemlere yıllar yıllar önce bir kurada çıkan ev benim çarpım tablosunu ezberlememden tutun, üniversite kabullerime kadar her şeyi görmüştür. Anılar ile doludur. Her sene gidilir, tüm aile orada bir araya gelir.
Bağıra çağıra konuşulur, 51 oynanır, yaş almalar kutlanır. Güzeldir, tanıdıktır, kalabalıktan uzak o küçük cepleri bulabildiğimiz için de sakinliğini koruyabilmiştir. Bu hep böyledir. Bodrum ilk göz ağrım, ebedi aşkım olsa da, benim için özel bir başka bir yer daha vardır. Antalya. Seni vardığın an sıcağı ile kucaklayan, güzel Antalya… Daha spesifik olmam gerekirse: Çıralı, Adrasan ve Olimpos. Şimdi ben lokal bir Antalyalı değilim, turist şapkamı takarak bu yazıyı yazdığımı da belirtmem gerekiyor. O nedenle de Antalyalı 20’liklerimizden farklı önerileri ve düşünceleri de bekliyorum.
Şu an bu sayıyı Çıralı’da kaldığım mütevazı, organik domatesli, ev yapımı reçelli, balkonunda hamaklı, limon ve portakal ağaçları ile kucaklandığınız Orange Motel’den yazıyorum (özellikle kuru kayısı reçelleri çok lezzetli). 1989’dan beri açık olan bu yer, günümüzde Naşit ve Şule Darıcı tarafından işletiliyor. Güzel bir aile işletmesi. Denize 5 dakika, Olimpos Antik kentine yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde. Kuş ve ağustos böcekleri sizi tatlı melodiler ile selamlıyor. Burada kendimi sakin ve iyi hissediyorum. Karşısındaki Orange Market’ten günlük Beypazar dozumu alıp sahile yürüyorum. Yolumu uzatarak Beaver Coffee Shop’a uğruyorum. Güzel bir buzlu kahve alıyor, sıcaktan mayışmış köpekleri seviyorum. Bahçelerindeki ahşap masalarda biraz dinleniyorum — Antalya çok sıcak, Adanalı genlerim sıcak toleransımı yükseltmemiş, bunu bir daha hatırlıyorum.
Tamam, yola devam.
Burada sahillere havlunuzu serip direkt denize girebilir ya da sahil kıyısındaki restoranların şezlonglarından içecek/ yemek alarak yararlanabilirsiniz. Bodrum’da uçuk çıkaran beach club giriş fiyatları Çıralı’da yok. Burası gösterişten uzak, boheme göz kırpan ve rahat bir yer. Bu bana iyi geliyor. Dağların denizle buluştuğu manzarayı gördüğümde sıcağı da, dizimin arkasından akan terleri de unutuyorum, hemen sahile koşuyorum. Yeşil ve mavinin buluşması kadar harika bir şey yok. Bayram öncesi buralar sakin. Peştemalimi yere seriyor, uçmasın diye uçlarına birkaç taş koyuyorum. Sonra 3-2-1 cuppp. Denizdeyim, dağların eteklerine varana kadar yüzmek istiyorum. Suyun sıcaklığı tam tadında, üşütmeyen güzel bir soğuğu var. Sırt üstü denizin üstünde uzanıyor, ayak parmaklarımın ötesinden dağları izliyorum. Ohhh be.
20’liğin ilk senesinde yazdığım sayılardan birinde ilk ‘aşkım’ Alihan ve onunla Çıralı’da tanışmamı anlatmıştım. Bu tek taraflı ve akşam üstü Gora izlemeli aşk hikâyesinin gerçekleştiği yer Olympos Lodge adında, günümüzde çok pahalı ama tabiri caizse ‘manyak güzel’ olan bir oteldeydi. Deniz kıyısından sağa doğru yürüdüğünüzde Olympos Antik Kentine hemencecik ulaşabiliyorsunuz. Sahilinde biraları ile akşam üzeri oturan gençler, gerisinde de şehri ikiye bölen ırmakta takılan ördekler oluyor. Antik kent kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Nasıl tanımlasam bilmiyorum, belki tarih okuduğum için, ama mistik bir enerjisi var. Tam hatırlamıyorum ama gişelere geldiğinizde eğer 3-4 kişi iseniz, tek tek bilet almak yerine bir grup kartı almak daha uyguna geliyor. Bu seçeneği genellikle sizinle paylaşmıyorlar. Bize de geçen senelerde gittiğimizde sırada beklerken bir hanımefendi bu bilgiyi vermişti — ben de size söyleyeyim dedim. Tam tarihi bilinmese de bu antik kentin Helenistik dönemden beri buralarda olduğu düşünülüyor. Tiyatro, hamam ve mezarlıklar ile dolu bu yerin içinden yürümek gerçekten çok enteresan. Yaşanmışlıkları düşünsenize… Bununla beraber tabii ki Yanartaş Milli Parkı’ndaki dağa çıkıp, yaklaşık 2500 senedir taşların arasından çıkan alevleri de görmek lazım. Gün batımında çıkıp, gün batınca alevleri görüp inmeyi tavsiye ediyorum. Hava karanlıkken iniş biraz zor oluyor. Ama kesinlikle görülmeye değer.
Çıralı dedik, Olimpos dedik, şimdi de sıra Adrasan’a geldi. Adrasan’ın incisi benim için Ceneviz Hotel’dir. Pandemi döneminde ailemle arabaya atlayıp burada bir hafta geçirmiştik. Çevrimiçi çalışıp, tam karşısında bulunan denize atlar, serinlerdim. Sakin ve yeşil bahçelerinde saatlerimi geçirirdim. Yandaki bakkaldan sabah kahvaltısı için simit alır, ailecek hapur hupur yerdik. Sabahları, kalkıp uzun bir yürüyüş yapıp denize atlamak gibisi olmuyor. Adrasan, Çıralı ve Olimpos’a göre daha sakin ve yavaş. Çok daha az restoran, dükkân, otel var. Bu nedenle denizi ve yürüyüş rotaları size çok daha özel geliyor. Buradan günübirlik tekne kiralayıp farklı koylara gidebiliyorsunuz. Ama Suluada gibi fazla popülerleşmiş koylara gitmektense, kaptanınızdan sizi sakin daha az bilindik yerlere götürmesini rica etmenizi tavsiye ederim. Gürültüden ve kalabalıktan daha uzak bir deneyim daha keyifli oluyor.
Bu yazıda adı geçen bu üç yer, bana huzur veriyor. Ruhumu iyileştiriyor. Size de iyi gelmesini umuyor, daha önce buralarda bulunduysanız da tavsiyelerinizi bekliyorum. Orange Motel’in web sitesinde yazan bir şeyle bu yazıyı bitiriyorum: “Unutmayın! Zor ulaşılan yerler hep çok güzel yerlerdir.”
Hepinize güzellikle, yeşille, maviyle ve huzurla dolu bir haziran diliyorum.
Evim evim güzel evim, neredesin, neydesin?
Evde hissetmek üzerine
Yazı: Irmak
Bugün Haklılık Payı’nda hep beraber evde hissetmeyi konuşacağız, hazır mısınız 20’likler?
Biraz hayat hikâyesiyle başlayalım, severim bilirsiniz. Beşinci sınıf bittiğinde, annemle Demre’den Antalya’ya taşındık ve her sene yılbaşında bana hediye getiren sevgili hemşehrim Noel Baba, o seneyi pas geçti. Üzüldüğümü gören annem “belki evin yolunu bulamamıştır” dedi bana, sanki hediyeleri alan kendisi değilmiş gibi. İnanmayı seçtim buna ve daha önemli bir mesele çarptı yüzüme. Evin yolu. Ev neresiydi ki? Üzerinden yıllar yıllar geçti ve bu sefer daha uzaklara taşındım. Soru ise kaldı. Ev neresiydi? Evde hissetmek ne demekti?
Geçenlerde komşuya gittim, Atina’ya. Bu evde hissetme hâli en çok orada vurdu bana. Uzomu içerken mandalina ağaçlarını düşündüm, begonvilleri, ikram edilen tatlıları, müziğin nasıl da bizim müziğimize benzediğini. İstesem sözleri Türkçe duyabiliyorum hatta, o kadar benziyor. Sofranın ve tatların evle ilişkisi malum dedim, peki ya sokaktaki sesler?
Beklenmedik bir çocuk çığlığı, iki sokak kedisinin birbirine hırlaması (ve kediler genel olarak), müzik yapıp para isteyen insanların akordeonundan gelen o melodi. Bir anda geçen motosiklet belki, sadece güzel sesler değildi evi anımsatan. Ha, bir de kokular sanki. Sıcak yemek kokusu, narenciye kokusu ve deniz kokusu… Bitkiler; mandalina ağaçları ve begonviller demiştim, zambakları da ekleyeyim. Kaldırımların ya da yolların birbiriyle uyumsuzluğu sonra. Estetik değildi ama doğaldı. Çarpık kentleşmenin beni duygulandırmasına şok oldum tabii; abarttın, dedim kendi kendime ama itiraf etmeliyim ki benim için zaten ev biraz da kaotik bir yerdi. Bazen fazla düzgünlükte daha çok kaygılandığım olur tuhaf bir şekilde. Şimdi düşününce anlıyorum; kaosun ortasında biraz sert durman gerekir, yoksa hayatta kalamazsın. İstanbul’u düşünelim mesela, acele etmezsen varamazsın. Bilmediğini gösterirsen kandırabilirler. Emin olmak veya en azından emin görünmek zorundasın.
Ev biraz da kaostu.
İçimden “amma abarttın” diyen negatif sese inat, merak ettim: gerçekten bunların evde hissettiren bir yanı var mıydı? Evde hissetmek ne demekti? Haydi bakalım, sizler neler demişsiniz:
“Sokak kedileri, garip kokan eski taksiler, vapura binmek için akan insanlar, ayak uzatılan puf.”
“Deniz, portakal, divan.”
“Turunç ve palmiye ağaçları.”
“Mutfak tıkırtısı, çay şıngırtısı, akşamüzeri serinliği, halı, içeriden gelen kalabalık konuşma sesleri, maaile akşam sofrası hazırlığı.”
“Maki bitki örtüsü.”
“İyot kokusu.”
“Korna, sırada beklerken dibinde duran teyzeler, Aygaz kamyonet sesi.”
“Taharet musluğu.”
“Polar battaniye, çıplak ayaklar, köpekler, pancar turşusu, çilek reçeli, paşa kılıcı bitkisi.”
“Üçkağıtçı esnaf.”
“Kavga, kaos.”
“Demlik çay.”
“Konuşmak zorunda olmamak, sessiz birliktelik, hiçbir şey yapmama lüksü.”
“Gül satanlar, simit ve simitçi, pazarlık yapabilmek.”
“Bazı yemekler, şarkılar, çay, arkadaşlar.”
“Amazon’dan falım sakız sipariş etmek.”
***
Cevaplar böyleydi de benim aklımda bir soru kaldı sormaya korktuğum, şu an bile yazıp yazıp sildiğim; Ev acaba bıraktığım ev miydi ki? Yoksa ev bir yer değil de bir şeyler miydi, başka yerlere de gitsek kurabileceğimiz?
Not: Nedense bu şarkı çalıp durdu kafamda yazı boyunca.
20’likte her hafta zaman makinamızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Amacımız: Tüm arşivimizi Substack’e taşımak. Diğer amacımız: 20’likle sonradan tanışanları eski yazılarımızla buluşturmak.
Bu hafta paylaştığımız bültenin yayın tarihi 22 Haziran 2023.
✨ Haftaya pazar görüşmek üzere ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕











