En Güzel Sweatshirt, Başkasının Sweatshirtüdür.
Bazı erkekler, bazı performatif erkek yarışmaları ve bazı iç sıkıntıları üzerine…
Selam sevgili 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nabersiniz? Yine biraz arayı açtık farkındayım. Görüşmeyeli çok şey oldu. İşten ayrıldım, yeni birkaç yer ile görüşüyorum, bir toplantı için yurt dışına yollandım, döndüm, hava soğudu, bronzlaşmaya göz kırpan tenim yine açıldı, çillerim hafifledi, falan filan.*
20’liğin fotoğraflarını çeken ve bu hafta bize ilk defa yazan Can Ekinci’nin halı saha maçını izlemeye gittiğimizde bana verilen sweatshirt’ü çaldım ve hala geri vermedim. Bana yaklaşık 4 beden büyük bu sweatshirt’ün içinde yüzerken de şunu fark ettim, en sevdiğim, bana en güzel, en rahat olan sweatshirtler hep başkalarınınkilermiş. Buna katılıyor musunuz? Can, bu arada sweatshirtünü yıkayıp haftaya veriyorum, bu da sözüm olsun… Söz uçar, yazı kalır.
Başka neler oldu…
İki ikonik kadını kaybettik; Jane Goodall ve Diane Keaton, huzurlar içinde uyuyun. Güzel, sağlıklı bir şekilde yaşlanmanın, her yaşta aktif, üretken ve havalı olmanın harika iki örneği oldular. Ölümünün ardından eski sevgilisi ve The Godfather arkadaşı Al Pacino’nun Keaton’un hayatının aşkı olduğunu, ona geri dönebileceğini düşündüğünü ama artık çok geç olduğunu söylediği iddiaları ortaya çıktı… Ah şu erkekler…
Bu hafta da konumuz tam bu histen geliyor: 👹“Ah şu erkekler…” 👹 Devam etmeden 20’liği okuyan cis-hetero erkek kitlemize seslenmek istiyorum: Bugün bültende yazılıp çizilenler bir saldırı değil, yargı da değil, kendi deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz. Aynı zamanda da bolca genellemeden oluşuyor, farkındayız. Ama biz de dertleşiyoruz işte, n’apalım... Çok çektik, yalan değil. Düşüncelerinizi her zaman yorumlarda paylaşabilirsiniz… ( Okur muyuz bilmem… şaka şaka, okuruz.)
Neyse. Bu sayının ilhamı Alara Karakoyun’un İstanbul’da düzenlediği Performatif Male yarışması, 20’lik Whatsapp grubunda dönen konuşmalar ve Instagram’da sıkça karşıma çıkan ‘yearning’ geri gelsin propagandası.
Yearning nedir? Yearning budur:
Yearning’i birine / bir yere derin bir arzu duymak ve ona ulaşmak istemek - ulaşamamak arasındaki acı verici ama yoğun his olarak özetleyebilirim sanırım. Yani aslında günümüz ilişkilerindeki derinlik ve arzu arayışına göz kırpılıyor.
Enable 3rd party cookies or use another browser
Yearning ile beraber, Z-neslinin değişen cinsellik ve flörtleşme alışkanlıkları, yaşça daha büyük kadınların neden genç erkekleri tercih ettiğine dair yazılar da durmadan karşıma çıkmaya başladı. Üstüne de en korkunç erkek türlerinden biri olan performatif erkekler de gelince, 20’likte biraz da olsa işleyelim dedik.
Kadınlara ve erkeklere atfedilen rollerin kırılmaya çalışıldığı dönemlerden sürekli geçiyoruz. Bu uzuuuuuuuuuuuun süreçte de değişen ‘erkeklik’ kavramları oluyor. Yumuşak olmak sadece kadına yakıştırılan bir özellik olmaktan çıkıyor, Dolly Alderton ya da Louisa May Alcott okumak erkeklerin de yapabileceği bir şey haline geliyor (zaten). Kumaş çantaları ve kulaklıkları ile kafede kitap okuyan, koca buketler dolusu çiçek taşıyan, matchası ile sokakta hoplaya zıplaya gezen erkekler de aslında doğal ve sorgulanmaması gereken şeyler oluyor.
Ama.
Ah o ama.
Normalde doğal olan bu davranışların sorgulandığı ve kötü emeller için kullanıldığı bir gri alan var. Bu alanda içtenlikle bunlardan zevk almayan erkeklerin, tıpkı tüylerini aça aça yürüyen bir tavus kuşu gibi kadının ilgisini çekmek için yaptığı bir performans gözlemliyoruz. Hoş geldin performatif erkek. Performatif erkeğin neyi nasıl giydiği, hangi kitabı nerede okuduğundansa aslında problemimiz, ya da dalgasını geçtiğimiz şey, bunu hangi nedenlerle yaptığı üzerine. Bir kadını ağına düşürmek için kullandığı bir taktik mi ( biliriz, bu terim çıkmadan önce çok düştük…) yoksa içtenlikle zevk aldıkları bir aktivite mi?
2000’lerin romantik komedilerinde bunun karşılığı, arkadaşının bebeğini ödünç alıp pusetle gezdirmek ve bekar bir baba olduğunu iddia etmek olurdu sanırım. Ama zamanlar değişti, ilişki ve hayat beklentileri de beraberinde değişti… Bize de kumaş çantayı mütevazılık, kitap okumayı da normalin dışı derecede entelektüel sanan bir düşünce yapısı kaldı.
Neyse sözü daha da uzatmadan bu hafta nelerimiz var, bakalım.
📣 Merve, performatif erkeklere sesleniyor: “hayat bir şeyleri sever gibi yaşamak için fazla kısa.”🎭 Can, Moda’daki Performatif Erkek yarışmasından bildiriyor. Tahmin ettiği kişi kazanmamış, bunu da ekleyelim. *Politikaya girmiyorum. Kendimi bu sayıda tutuyorum çünkü konumuz başka.
Yaşam koca bir sahne, bizler perform da perform!
Hey performative çocuk, ne ilksin ne de son olacaksın. Ama hayat bir şeyleri sever gibi yaşamak için fazla kısa.
Yazı:

Hangi yetimin hakkına girdim, karmamı nerelerde kirlettim bilmem; ama evren beni bir doğum günü partisinde hetero erkeklerle bir köşede oturmaya mahkum etti. Ben yanlarına gittiğimde bir tanesi kız arkadaşının onunla beraber Yüzüklerin Efendisi izlememesinden şikayetleniyordu, ve “Merve ile 40 Soruda Erkeklik” başladı.
Merve: Neden kız arkadaşının Yüzüklerin Efendisi izlemesini istiyorsun?
Erkek 1: Çok iyi bir film olduğunu düşünüyorum.
Merve: Sence neden iyi bir film?
Erkek 1: Bilmem.
Erkek 2: O janrın en önemli filmi.
Merve: Bir şeyi en önemli yapan nedir? Mesela Star Wars da önemli midir?
Erkek 2: Evet, önemlidir. Bir janrda ilk film olmak, bazı meselelere ilk kez değinmek, vs.
Merve: Star Wars zamanında öncü bir yapım olabilir, ama dürüst olmak gerekirse ben 2012 yılında başladım ve ilk filmi bile bitiremedim. Bir filmin senaryosu zayıfsa, ve izlemesi bize keyif vermiyorsa yine de izlemeli ve izletmeli miyiz?
Erkek 1: Ama Yüzüklerin Efendisi zayıf bir metin sayılmaz, dünyadaki tüm savaşların hikayesidir.
Merve: Tolkien’in edebi gücü ortada, ama bunun filme ne kadar yansıdığı tartışmalı gibi.
Sohbetin devamı benim neden Sauron’un tertemiz kötülük olduğunu sorgulamamla ve onların da bana diğer grupları açüklamasıyla geçti.
Belki de yanılıyorum ama bildiğim bir şey varsa hayatımdan bir 15 saati daha iki Hobbit’in dağlarda yüzük taşımasına harcamayacağımdır.
Bu muhabbet sonrası sanatsal beğeniye dair bir sorgulamaya giriştim. Şüphesiz ki sanatsal beğenilerimiz toplumsal zevklerden azade düşünülemez, toplum neyi beğendiğimizi an be an şekillendirir. Toplumsal yoğurma sürecinin en net ayrımlarından birisi ise cinsiyetimiz ve cinsel yönelimimizle belirlenir. Nasıl ki kızlara romantik komediler pompalanmışsa erkeklere de ergenlikten itibaren savaş filmi sevme güdüsü pompalanmakta.
Ama otuzlu yaşlarına gelmiş erkekleri düşündüğümde anlam veremediğim nokta, bir filmi neden sevdiklerinden çok da emin olmamaları. Benim için hayal kırıklığı olan nokta ise “Seviyorum işte kardeşim, sebebi yok, içimi gıcıklıyor.” bile dememeleri. Benim böyle filmlerim var mesela, tam olarak guilty pleasure diyemem ama öyle çok da büyük bir sebebi, bir janrın en önemli filmi falan olmayan filmlerim var. Örneğin Freaky Friday, hem izlemesi eğlenceli hem de bana ilk ergenliğimi hatırlatan nostaljik bir havası var, arada açıp izlemek için daha fazla sebebe ihtiyacım yok.
Malum olaydan bir hafta kadar sonra bisiklette giderken içimde aniden Erkek 1 ve Erkek 2’ye bir sempati de yükseldi. Bir erkek çocuğu olarak büyümenin en zor tarafı bir şeyleri kalpten değil de beyinle sevmeye alışmak zorunda hissetmeleri olsa gerek dedim. Bir janrın en önemli filmi olduğu için bir şeyi oturup tekrar tekrar izleme istediğini başka türlü anlamlandıramıyorum zira. Üniversite yıllarından hatırlıyorum, cennetten düşen ilk performative erkek taneleri dolaşırdı mesela kampüste, sürekli birilerine Tarkovsky falan överlerdi. Bu tipleri bilirsiniz, övgüleri o kadar kafalarının içinde bir yerden gelir ki anlattıkları filmleri pek de kalpten sevmediklerini anında anlarsınız.
Şimdilerde performative male dediğimiz insan tipolojisine baktığımda da benzer bir hüzün hissediyorum. Virginia Woolf’u mesela o karman çorman düşüncelerinin akışında okuyup sevmek dururken önemli bir feminist yazar diye sevmeye kalksam, herhalde kendimi vururdum. Bu aralar Jane Austen kitaplarını sesli dinlemeye sardım, ortaokulda “Bu bir klasiktir kızım, oku.” dedikleri için bunalarak okuduğum kitapları yetişkin bir kadın olarak gülümseyerek ve merakla dinlemenin tadına vardım. Düşününce hayat ödevlerle dolu, her ne kadar herkesi feminist yazarları okumaya motive etmek istesem de bu işin sevilmeden yapılmayacağını da bilirim.
Yaşam koca bir sahne, biz öyle ya da böyle sürekli performanstayız. Hiçbir şeyi performanslamasak, cinsiyetimizin bize verdiği role girmekle meshulüz bir şekilde. 2025’te erkek olmak kolay olmasa gerek, ama gerçekten severek değil de sevmeye çalışarak bell hooks okumak daha da zor.
20’lik Dükkanı Ziyaret Ettiniz mi?
Evet küçük bir reklam molası… 20’lik Dergi no.1 satışlarından belki de aşina olduğunuz 20’lik Dükkan’da yeni ürünler var! Adını ‘Halden Anlayan Şapkalar’ koyduğumuz şapkalarımız mesela… Ama yeni bir ürünümüz daha var! 99/100 işbirliği ve Öykü Uralgil’in inanılmaz tasarımlarıyla rakı bardakları çıkardık.


Rakı sofrasında konuşulmayan şey yoktur.
Kimi zaman neşe, kimi zaman keder...
Ama hep dostluk, hep anlayış vardır.
Kavun, beyaz peynir ve muhabbetin yanında
Sofranın asıl eşlikçisi, 20’lik Bülten Rakı Bardakları.
Kısacası, dostlarla kurulan her sofranın üstüne bir 20’lik bardak yakışır.
2’li bardak seti satın almak için 👇
Satışlarınızdan kazandığımız para yazar teliflerine ve 20’lik Dergi no.2’ye gidecek <3 Dergi no.2 demişken, hala no.1’i almadıysanız, onu da dükkandan alabilirsiniz!
Moda’da Bir Performatif Erkek Yarışmasına Gittim.
“Tote bag’leri omuzlarında, Stanley termoslarını kemerlerine asmış, oversize gömlekli ve ellerinde kitaplarını tutanları gördüğümde, bu durumun sadece bir şaka olmadığını anladım.”
Yazı ve Fotoğraf: Can Ekinci
Performative male ya da nam-ı diğer matcha erkeği son zamanlarda sosyal medyada popülerleşmiş bir meme olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz pazar Moda sahili bir ellerinde matchaları, diğer ellerinde He-Yin Zhen’in Feminist Manifesto kitabıyla 40’tan fazla yarışmacının boy gösterdiği bir etkinliğe sahne oldu. 200’den fazla kişinin bu yarışmayı izlemeye gelmesi de bu arketipin sosyal medyanın ötesine geçerek gerçek dünyada da ne kadar yankı uyandırdığının en net kanıtıydı.
Bir Meme’den Sosyal Buluşmaya: Etkinliğin Perde Arkası
Etkinliğin organizatörü, 22-yaşındaki Yeditepe Üniversitesi Psikoloji ve Kamu Yönetimi öğrencisi Alara Karakoyun, fikrin yakın arkadaşı Elif Naz İnan’dan çıktığını, onun ise uygulamaya geçiren kişi olduğunu paylaştı. “Etkinlik düzenlemek konusunda deneyimim vardı, bunun da eğlenceli olacağını düşündüm. Zaten yurt dışındaki versiyonlarını da TikTok’dan çok görüyordum,” dedi.
Bu etkinliğin akabinde Bilkent Moda’nın da bir etkinlik organize ettiğini gören Karakoyun, bu kolektifliği çok sevdiğini ekledi.
“Birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan insanların aynı anda aynı etkinliği düşünüp yapması çok güzel. İnsanlara ücretsiz bir araya gelip eğlenme imkanı tanıyor, eğlenmek sonuçta ülkemizdeki gençlerin de hakkı,” dedi.






Ben, görev bilinciyle etkinlik alanına planlanan saatten yaklaşık bir saat önce gittim. Açıkçası, sosyal medyada başlayan ironik bir “meme”in bu denli büyük bir karşılık bulmasını hiç beklemiyordum. Ama saat yaklaştıkça yanılmaya başladığımı fark ettim. Tote bag’leri omuzlarında, Stanley termoslarını kemerlerine asmış, oversize gömlekli ve ellerinde kitaplarını tutan gençleri gördüğümde, bu durumun sadece bir şaka olmadığını anladım.


Ben de zaman kaybetmeden aralarına katıldım ve nasıl olduğunu anlayamadan, o anki Moda Sahili sadece bir park alanı olmaktan çıkıp, kolektif bir gösteri yerine dönüştü. Tabii bu gösteri bir yandan eğlence ve ironi barındırırken diğer yandan da modern ilişkilerdeki samimiyeti sorgulamamıza sebep oldu. Bu yarışmacılar arasından kazanını seçme görevi verilen jüriler arasında ise Hasçelikler and the City’den bildiğimiz ve sevdiğimiz Elifnaz Öngören, reels’larını izlemeye bayıldığımız Deniz Gökkan ve etkinliğin organizatörü Alara’yla beraber, arkadaşları Deniz Korkmaz, Elif Naz İnan ve Beyza Oymak da vardı.


Bu yarışmadaki en etkileyici an yarışmacıların izleyicilere ped fırlatmasıydı. Performans zirveye çıkmıştı yani. Bu “jest” ile feminist söylemlerin ve kadın hassasiyetlerinin sadece dikkat çekmek ve iyi adam puanı toplamak adına yapılan eylemlerin bir karikatürüydü.
Kimdir bu “Performatif Erkek”?
Sosyal medyada meme olmanın ötesinde, gösteriş meraklısı bir erkek modelini tanımlıyor. Bu erkekler, ilişki uygulamaları ve sosyal medyada yapay ama dikkat çekici bir imaj yaratıyorlar. Sevimli köpeklerle pozlar, “kültürel farklılıklarını” sergileyen giyim tarzları ve aksesuarlarıyla doğru ve özgün ilgi alanlarına sahip görünmeye çalışıyorlar.
Tıpkı etkinlikteki yarışmacılardan Yağız’ın da belirttiği gibi, bu davranışları “kadınları tavlamak” beklentisiyle “green flag” getireceğini bilen bir yaklaşımla gerçekleştiriyorlar. Bu, feminist söylemin içeriğini değil, sadece formunu tüketen, daha duyarlı gibi gözüken ama özünde yine de merkezinde kendinin olduğu ve patriyarkanın şekil değiştirmiş bir hali olarak görülebilir.




Etkinliği izlemeye gelenler arasında Sıla vardı. Sohbet ederken bu performansın ikili ilişkilerdeki güven sorununa ne kadar dokunduğundan bahsetti: “Performatif erkeklerden uzak durmaya çalışıyoruz, ama her zaman bu kadar kolay olmuyor. Uzman olanlar bunu uzun süre belli etmeden ilişki içerisinde var olabiliyor,” dedi. Flört sürecinde erkeğin gösterdiği duyarlılık ve benimsediği “eşitlikçi ve ilerici” dünya görüşleri ile gerçek niyet arasında ayrımı yapmak oldukça zorlaştı.
Alara, etkinliğin bu kadar derin ele alınmasına duyduğu şaşkınlığı dile getirdi. “Açıkçası ben bu yarışmadaki ‘performatif erkeklik kavramını’ eleştirildiği kadar derin ele almıyorum. Zaten adı üstünde ironik ve mizahi bir kavram” dedi.
Yarışmanın ardından, katılımcılara gelen bazı linçlere Alıp Başını Gidenlerimizden Talya Aydın videosunda değindi. Kur yapma amacı ile değerleri performansa çeviren erkekleri ti’ye alan bu yarışmaya gelen negatif yorumlardan biri gençlerin bir alanda ‘politik bir ajanda’ olmadan, eylem yapmadan bir araya gelmesi ve bu kadar negatif şey olurken toplanarak eğlenmeleriymiş…
Alara, gençlerin kamusal alanda özgürce ücretsiz bir şekilde bir araya gelip etkinlik düzenleyebilceklerini fark etmesinin önemli olduğunu söyledi. “Bu yönüyle bence böyle etkinlikler çok değerli.”
Beklentilerinin çok üzerinde bir katılım olduğunu belirten Alara, gelen tepkilerin inanılmaz olumlu olduğunu ve insanların çok eğlendiğini paylaştı: “Zaten hepimizin yeterince kaygısı var” diyerek, gençlerin ücretsiz bir araya gelip eğlenme imkanı bulmasını etkinliğin en büyük başarısı olarak görüyor. Devamının aynı konseptte olmasa da gençlerin eğlenip sosyalleştikleri farklı etkinliklerle gelebileceğini de sözlerine ekledi.


Peki… O beklenen soru. Yarışmayı kim kazandı?
Bütün yarışmacılar performanslarını sergiledikten sonra tam puan alan yarışmacıları tekrardan sahneye çağırarak son turu gerçekleştirdiler. O turda da yarışmacılar elendikten sonra, seyirci oylaması ile 33 numara kazandı.
Performansını özel kılan detayları Alara’dan aldık: “Beni dört ablam yetiştirdi ve kadın olmak başlı başına bir devrim diye bağırarak da seyirciyi yakaladı. Diğer yarışmacılardan farklı olarak çikolata dağıttı ve seyircilerin kalbini kazandı.”
Aşağıda performansını izleyebilirsiniz. ( Video için İrem Nur İlham’a teşekkürler. Editörün notu: Can 33 numaranın kazanacağını düşünmediği için fotoğrafını çekmemiş hgjkfldks).
Nihayetinde performatif erkeklik tartışması bize şunları hatırlatıyor. Toplumsal cinsiyet normları değişiyor. Cinsiyetlere atfedilen özellikler bulanıyor, ayrımlar o kadar sert olmamaya başlıyor. Bunlar pozitif. Peki bu değişimin parçası olan kişiler inandıkları ve istedikleri için mi oradalar yoksa bir rol oynamak için mi? Çünkü ikinci seçeneğe pek yer yok gibi gözüküyor.
🎭 Bu hafta, performatif erkeklerden bahsettik.
🌝 Önümüzdeki hafta sürpriz ( belli değil, yükleniyor — en azından dürüstüm…)
🌟20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
✨ O zaman haftaya _benzer_ bir saatte görüşmek üzere diyelim mi? ✨
Şerefe!
Yasmin
















