Fark etmez mi gerçekten?
23 Nisan Kutlu olsun, biz bencillik üzerine düşünüyoruz.
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
23 Nisanımız kutlu olsun!! Nasılsınız? Neler yaptınız bugün? Biz bu bültenin 23 Nisan’a denk geldiğini unutup ekiple bencillik üzerine çok ama çok konuştuk. İnanır mısınız, bu sohbetlerimizde hep çocukluk hallerimize dönmekten bahsettik. Sanki o zamanlar sınır çizme ve ‘doğru bencillik’ profesyoneliymişiz, büyüdükçe Benjamin Button-vari bir gerileme sergilemişiz…
Bu hafta bültende bencilliğin farklı şekillerine değiniyoruz. Bizim neslimiz bu konuda pratik edinmiş gibi, ne dersiniz? Kimi zaman ‘people-pleasing’ damarımız ağır bassa da, yapmaya çalışıyoruz… Bencillik olarak adlandırılan bazı şeylerin aslında sadece ve sadece istediğinin peşinden gitmek, denemek ve kendini önceliklendirmek olduğunu gözlemliyoruz. Ama tabii sınır çizme ve hayır diyebilmenin önemini alıp, anlamını boşaltıp, gerçekten sadece kendini düşünen, çevresine önem vermeyen kişiler ile de karşılaşıyoruz.
Ben 20’lerimin özellikle başlarında hem iyi, hem kötü bir şekilde bencilleştiğimi düşünüyorum. İyi bencilleştim çünkü herkesi durmadan mutlu edemeyeceğimi, ‘farketmez’ demenin çok da mükemmel bir şey olmadığını, illa her şeye uyum sağlamam gerekmediğini, benim eğlencemin, mutluluğumun, keyfimin de başkalarınınki kadar önemli olduğunu anlamaya başladım. Kendime verdiğim değer arttı yani. Kötü bencilleştim çünkü 20’lerimle beraber ‘main-character’ hissettirecek çok fazla şey deneyimlemeye başladım; yepyeni bir ülkeye tanıştım, deli işlerde çalıştım, aşık oldum, ayrıldım, çılgın partilere gittim, sorumluluklar altında ezilmemeye çalıştım… Bunların hepsi o kadar yeni ve o kadar gerçekti ki, benim yörüngemde olmayan hiçbir şeyin benim için bir önemi yoktu.
Tabii bunun farkındalığı sert bir şekilde yüzüme çarptı, ve ‘kötü bencilleşme’den uzaklaştım — uzaklaşıyorum — uzaklaşmaya çalışıyorum.
Bu hafta nelerimiz var?
💎 Büge, üzerimize düşen ‘kendini düşünme’ mirasından ve bunun aslında genetik olarak geçmemesinin neden iyi bir şey olduğunu açıklıyor.
🧒 Irmak, kendi çocukluğuna dönüyor, ‘haklıymışsın’ diyor.
💼 Bensu, sevdiği bir işin peşinden gitmenin suçluluğunu anlamlandırmaya çalışıyor.
Çocuk gibi sevinçli, meraklı, heyecanlı bir hafta diliyorum,
Şerefe!
Yasmin
Ben-cil
Bize de ‘kendini düşünmek’ miras kaldı.
Yazı: Büge Erel
Büyüklerimiz “kendini düşün” derdi, hep. Ama bunu söylerken bile kendilerini en sona bırakanlar onlardı çoğunlukla. Sanki bu cümle, yapamadıkları şeyin bize miras bırakılmış hali gibiydi. İyi niyetle verilmiş, içi boşaltılmış bir tavsiye.
Doğal olarak biz de almadık bu tavsiyeyi; kimsenin öğreterek yapabileceği bir şey değildi zaten. Daha çok yaşayarak, maruz kalarak bir ayrıma gelebildik (belki).
Ama şimdi düşünüyorum: belki iyi ki öğretilmedi.
“Bencil”in sözlük anlamına bakıyorum; egoist, yalnızca kendi çıkarlarını düşünen kişi. Ama ben bu kelimeyi aynı kalıpta kullanamıyorum bir türlü. Kendimi düşünerek yaptığım ve zorlandığım bir adımı kutlarken, “biraz da bencil olmalıyım, tamamız” diyorum kendime.
Dolayısıyla bu kelimeye haksızlık ettiğimiz, onu biraz köşeye sıkıştırdığımız fikrindeyim. Hatta bunun, öğretilmeden gelen şeylerin devamı olduğunu düşünüyorum. Maruz kaldıkça, farklılaşan karakter özelliklerimizle doğuştan böyle olanlardan da ayrışıyoruz.
Eğer bu, ebeveynlerimiz tarafından öğretilebilecek kadar basit bir denklem olsaydı, muhtemelen “ben” diyen herkesi aynı kefeye koyardık: kendinden başka kimseyi görmeyen biriyle, kendini de görmeye başlayan birini aynı değerlendirebilirdik. Oysa bu ikisi aynı şey değil, olmamalı. Biri sesi yüksek, talebi net, etrafı rahatsız eden iken; diğeri yavaş, titrek, biraz geç ama içten geliyor. Hangisinin hangisi olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum.
Belki de egoistle bencili birbirinin yerine kullanmaya başladığımızda, iyi niyetli “ben”i de kaybettik bir yerde. Doğuştan rahatlıkla “ben” diyebilenlere içten içe gıcık oluyoruz. Ama bu gıcıklığın altında bir özenme var aslında. Özendiğimiz için gıcık oluyoruz. Sonra da yavaş yavaş, bunu kabul edilebilir bir ölçüde yapmanın yollarını arıyoruz: telefonsuz bir gün geçirmeye çalışarak, bir programı sadece öyle hissettiğimiz için iptal etme lüksünü hissederek, hayır diyerek.
Asıl takdire değer olan ise tam da bu yolculuk: yıllar içinde, titreyerek, biraz geç ama kendi içinden gelerek “ben” diyebilmeyi öğrenmek. Ne zorla; ne gösteriş için, sadece artık başka türlü olmayacağını anlayarak.
İşte o iyi niyetli ben-cillik bu. 20’lerin sonundan, bildiriyorum; bu ayrımı yapmak, en az uygulayabilmek kadar değerli.
Bencillik ırmağında geri geri yüzmek
Önceliklendirdirmemiz gerektiğini düşündüklerimiz ve gerçekten önceliklendirmek istediklerimiz üzerine.
Yazı: Irmak
Merhaba sevgili 20likler, nasılsınız? Ben negatif düşünce ağında çırpınan bir balık gibiyim bu ara. Neyse ki bugün en sevdiğim bayram: 23 Nisan. En sevdiğim şey de çocukluk. Bilenler bilir 20lik’te de sıkça çocukluğumdan söz ederim, hatta yazılarımı sosyal medyada gören bir akrabamız anneme “Irmak’ın ne sorunu var, çocukluğuna takmış” diye sormuş. Annem ne dedi bilmiyorum ama buradan kendim cevap vereyim. Evet, çocukluğuma taktım çünkü kendime en yakın olduğum zaman çocukkendi. Üzerinden yıllar geçtikten sonra burada “hayır diyemiyorum, kendimi önceliklendiremiyorum” naraları atarken, çocukken aslında hiç de böyle biri değildim. Nasıl mıydım? Gelin, anlatayım.
Ben küçükken biraz mantıklı bir çocuktum. Belki de birazcık fazla. Performatifliğin kokusunu alır ve bundan hiç haz etmezdim. -Mış gibi yapmanın nedenini bir türlü anlayamazdım. Mesela sırf akraba diye birileriyle o an enerjin ve isteğin olmamasına rağmen görüşmek zorunda kalmak. O an canım hiç istemiyorsa neden yapmak zorundaydım? İki taraf da istediğinde yapsak bazı şeyleri, daha gerçek bir ilişki olmaz mıydı? Bir başka örnek de bayramlarda babaannem ve dedemle aynı yerde oturduğumuz için babamın her bayram belli görevleri yerine getirmesi gerekirken İstanbul’da yaşayan kardeşlerinin bayramı tatil olarak başka yerlerde değerlendirebilmesi.İkincisi sorun değil tabii ki ama biz de tatile gidemez miydik? Hiç gitmedik. Bana eşitlikçi gelmezdi bu durum, huylanırdım. Ailemse karşılığında bencil olduğumu söylerdi. Bencil bir çocukmuşum ben. İsteklerimi dile getirdiğim için bencil oluyordum galiba.
Gel zaman git zaman, ortaokuldayken şehre taşındık annemle. Bildiğim hayata benzemeyen, mesela ineklerin-keçilerin olmadığı ama marka giymenin öneminin olduğu bir yere düşüverdim bir anda. Belki önce söz etmişimdir, pantolonumu göbeğime kadar çekip içine tişörtümü sokmam hoş değildi (yıllar sonra yüksek bel moda oldu da rahat bir nefes aldım). Kafamdan geçeni aynı şekilde söylediğim için dışlandım. O gün öğrenmiş olacağım, kendin gibi olursan dışlanabilirsin. Herkes gibi olursan herkesçikler grubundan bir tanesine dahil olursun. O gün kendimi terk ettim. Benden başka herkesin istediği olsun da ağzımızın tadı kaçmasın. Değil mi Ali Rıza Bey?
Şimdi 32 yaşındayım. Son 5 senedir “ben ne istiyorum”u duymaya, artık “bana fark etmez” dememeye ve istemediğimde hayır diyebilmeye çalışıyorum. Çocukken bildiğim ve sonra unuttuğum şeyleri yeniden öğrenmeye çalışıyorum anlayacağınız. Yeniden “bencil” olmaya! Fena da gitmiyorum galiba çünkü yakın zamanda arkadaş olduğum bir arkadaşım kendimi çok sevdiğimi söyledi. Ah, bir bilse kendime barış çubuğu uzatmak için ne kadar uğraştığımı. Kendimi nerelerden kanattığımı.
Tabii ki hareketlerimizden sorumlu olmayalım, her şey sadece kendi istediğimiz şekilde ilerlesin demiyorum. Nihayetinde artık çocuk değilim, kolektifi de düşünmem gerek ve her kararımın sorumluluğu bana ait. Benim derdim “bana da fark eder” diyebilmek, içindekileri “hakkımda ne düşünürler” filtresine tabii tutmadan akıtabilmek ve 13 yaşındayken utandığım zevklerimi gururla kucaklayabilmek sadece. Bu sonuncusunda pek de zorlanmıyorum aslında çünkü o zaman sevdiğim birçok şey şu an normalleşti veya “alternatif” oldu. Ne garip. Daha da garibi ne biliyor musunuz? Geniş ailemden iki tane akraba ayrı ayrı zamanlarda “sen daha çocukken hep söyledin de biz anlamadık, haklıymışsın” diye geldi bana. Maskeler düşünce perform ettikleri anlar için öfke duydular sanırım.
Velhasıl kelam, bu yolculukta anladığım bir şey varsa içimizdeki çocuktan ne kadar uzak bir hayat yaşıyorsak, o kadar fazla acı çekiyoruz. Yonttuğumuz yerler yok olmuyor; parça pinçik olup içimize batıyor. O yüzden çocuk bayramın kutlu olsun sevgili çocuk Irmak. Sen bencil değildin.
Hepinize iç çocuğunuzun başını okşadığınız bir gün dilerim. Sizi seviyorum.
Kendi Hayatımın Sorumluluğunu Alırken Neden Suçlu Hissediyorum?
Tutku mu, Şımarıklık mı?
Yazı: Bensu Canguler
Çocukluğuma dair hatırladığım çok net bazı fotoğraflar var. Ne meslek seçeceğimi hiç düşünmeme gerek yok gibiydi adeta… 5 yaşımdan beri kalemler ve defterler ile sonrasında ise kitap ve dergilerle kurduğum o derin bağ, “Ben yazar olacağım” diye bağırıyordu. Gerçeklerin ağır bastığı dünyamızda yazarlık “aç kalırsın” diyerek büyük bir hayalin içine hapsedildiğinden, önceleri bu hayalimin gerçekleşme ihtimalini içimde yaşamayı seçmiş, ama sonra gazetecilik bölümünü kazanmamla içimdeki o “belki yazar olabilirim” umutları yeniden yeşermişti.
Doğruyu konuşalım… Toplumun doğru, geçerli ve “geleceği güvenli’ gördüğü meslekleri seçmeye dair bir dürtü hissederiz. Bu elbetteki geleceğimizi sağlama almakla ilgili gerçekçi hedefler koymakla alakalı olduğu gibi, içimize sızan gizli bir toplumsal onaylanma içgüdüsünün bizi yönlendirmesi de olabilir. Fakat bu konuda biraz düşündükten sonra aslında bu güçlü ve zor meslek seçmeye dair olan yönelimimizin sadece güvenlik arayışı olmadığını, çoğunluğun zorluklarla hayatını kazandığı bir dünyada sevdiğini şeylerin peşinden koşmanın bir “vakit kaybı” ya da istediğimizi yaparak hayatımızı devam ettirmenin getirdiği büyük bir vicdan yükü olduğunu fark ettim. En azından benim içimden yükselen o huzursuz gürültü bana sürekli bunu söylüyordu. ‘Çok şanslısın ve bunun farkında mısın?’’
Gazetecilik bölümünden mezun olduğumda ilk kez şu sözlerle karşılaştım: Bu bölümde para yok, sen hangi “gerçek işi” yapmayı düşünüyorsun? Onlara yazarak da para kazanabileceğimi anlatacak kadar cahildim belki, ama kendi istediğin mesleği yapmanın bencillik ya da boş bir hayal olduğu fikriyle ilk o zaman karşılaştım. Pandemi evde çalışmayı yaygınlaştırmadan önce insanlara bakıp “ben evden çalışıyorum” diyordum ve bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Bir insanın evden çalışarak para kazanabileceğini kabul etmiyorlardı.
Peki ben sevdiğim işi yapmayı zorlayıp hayallerimin peşinden koştuğum için bencil miydim?
Buradaki bencilliğin sınırları hakkında çok düşündüm. Bu sadece toplumun çoğunluğuna göre seçim yapabilme şansımın olmasının getirdiği bir suçluluk duygusuydu, çünkü biz çok uzun yıllar boyunca istediğimiz mesleği yaparak para kazanmanın temel hakkımız olmadığı düşüncesiyle büyüdük. Sanki toplumda yazılı olmayan bir kural vardı, herkes biliyordu da sadece birbirine yargılayıcı bakışlar atarak belli etmeye çalışıyor gibiydi.
‘’Eğer istediğini yapmayı seçecek kadar şanslıysan bunun sınıfsal olduğunu ve herkesin bu şansa sahip olmadığını bilerek içinde bir suçluluk hissetmelisin. ‘’
Survival’s guilt adı verilen bu toplumsal ayrışma duygusu aslında bireyselleşmenin bir lüks olduğunu biz fark etmeden çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza kazıyor. Sevdiğimiz mesleği yapmanın bir hobi olduğuna öyle derinden inandırılmışız ki, mesleğimizin üniversitesini okuyup diplomasını alsak bile yine yaptığımız işten keyif aldığımızda aslında bir mesleğin ‘güvenli ve anlamlı’ sayılabilmesi için gereken o ‘yıpratıcı’ niteliği atlamışız gibi algılanıyor.
İşte bu toplumun büyük bir bölümünden ayrılarak sevdiğin işi yapma olgusu “yorulmadan hayat kazanılmaz” gibi bir toplumsal duygusal yükü de beraberinde getiriyor. Büyük çoğunluğun benzer işleri yapıp “hayat çok zor, çalışmayı sevmiyorum” gibi konuşmalarının içinde yükselen “bireysel bir hayatını sevdiğin gibi yaşama” durumu sanki zihnimde bir ihanet gibi algılanıyordu.
Toplumun bir parçası olarak toplumla benzer dertlere sahip olmamak için içimdeki o şımarık çocuk baskısını o kadar artırdı ki bir süreden sonra kendimi hizmetten kaçan bir firari gibi hissetmeye başladım. Bu durum hayatımız boyunca bize hissettirilen bir itaat kültürünün parçasıydı.
Şimdi ise bu mevcut düzende önemi yorulmakla ya da bir işten ne kadar nefret ettiğimizle ölçülen işlerin değerli olduğu fikrini aştım. Hayallerimizin peşinde koşarak da hayatımızın sorumluluğunu taşıyan ve birey olmanın ağırlığını içinde hisseden kişiler olabiliriz. İstediğimiz şeyleri yapmakla kendi bireyselliğimizi topluma hediye etmek arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Sorumluluk bizim kendimize ve topluma sunduğumuz katkılarla ölçülür. Bir insanın şımarıklığı istediğini yapmanın çok ötesinde kendi potansiyeline sırt çevirmesi ve sahip olduğu yeteneklerin sorumluluğunu almaktan kaçması da olabilirdi.
Bu düşünceyle birlikte ben kime hizmet edeceğim diye sordum…. Kendi mutluluğuma ve iç huzuruma mı? Yoksa toplumsal onay mekanizmasını yaşatmaya mı? İşte bu noktada “sevdiğin işi yaparsan hiçbir gün yorulmazsın” gibi toz pembe cümlelerin üstünden atlayarak kendi gerçeklerimle yüzleştim.
Sevdiğin işi yapsan da yorulursun çünkü sevdiğin iş mesai saati bittiğinde bile zihninde kapanmaz, bazen sevdiğin iş senin enerjinden beslenmeye devam eder. Sevdiğin işi yaptığında yorulursun çünkü kendi seçtiğin yolda kendin için başarılı olmak istersin. Yorulursun çünkü sevdiğin işte sınırlarını sen belirlersin ve bazen bu sınırlar gökyüzüne uzanan bir sonsuzlukta devam eder. Bunları dile getirmek ise bir şımarıklık değil, kişinin kendine ve başkalarına olan sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmenin bir sonucudur.
👸Bu hafta bencillik üzerine yazdık. Hem iyisi, hem kötüsü varmış bu işin…
💿Haftaya biriyle röportajımız var. İpucu verelim: “And you don’t seem to understand
A shame you seemed an honest man…”
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕













