Hayallerimiz, yaptıklarımız ve var olma çabamız
Mikrofon bende
Herkese merhaba, nasılsınız? Yaz geldi mi sizin için? Yılın ilk deniz deneyimini yaşadınız mı veya ilk yaz tatilini?
Beni sorarsanız bu ay benim için tek kelimeyle inanılmazdı. Her detayını bu girişe yazmak isterdim ama o kadar yerimiz yok. Yine de benim için bazı unutulmaz deneyimleri bu girişte sizlerle paylaşmak istiyorum. Çevremdekiler beni “sosyal kelebek” olarak tanımlar. Bu tanım bazı kişiler için herkesi tanıyan ve her yerde olan anlamına gelebilir ama benim için bambaşka bir anlamı var. Sosyallikle yani benim için “değerli vaktimi benim için değerli olan insanlarla ve yine değerli işler için vakit harcamak” ile üniversite 1. sınıfta tanıştım ve aslında kendimi keşfettim. Mayıs ayı da benim için yine “sosyal” bir aydı. Avrupa seyahatine devam ettim ve tam da Eurovision zamanı İsviçre sokaklarındaydım. (Kafamda hala “wasted love” çalıyor. Duygusal ve kızgın zamanlarda iyi gelecek yeni bir yol eşlikçi şarkım var artık).
Yerli halk ile at yarışı izleyip totem yaptık, biraz da Türkiye’nin dönüşmesini istediğim versiyonunun kısa bir kesitini yaşadım. Ama en güzeli de hep hayalim olan modelliği deneyimledim!!! Eveet, yanlış duymadınız sokakta yapılan bir defileye ben de dahil oldum — aramızda kalsın sonradan bana ulaşıp manken olmak ister misin diye sordular.
Son olarak “Bern” şehrinin adının nereden geldiğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Zamanında şehrin kurucusu Zähringen Dükü avlayacağı ilk hayvanın adını şehre vereceğini söylemiş ve avladığı ilk hayvan ayı, Almanca'da “Bär”, olunca şehrin adı ayılar şehri yani “bern” olmuş. Ya ayı değil de yılan avlamış olsaydı? Yılanlar şehri falan… 🐍 Her neyse…
İstanbula dönünce de mikrofonu elime alıp 600 kişiye harika bir sunum yaptım. En azından geri dönüşlerden anladığım oydu. Elbette günlerce ve gecelerce çalışmamın da etkisi büyük. Hemen ardından da anadoludan gelen kız çocukları ile buluşup yine mikrofonu elime alıp onlara eğitim hayatımı anlattım. Üniversite hayatımda büyük önemi olan bir vakıf benim üstün başarılı kız çocukları ile buluşmanın onlara ilham vereceğini düşünmüş. Mutluluğumu tarif bile edemem. Bitti mi? Elbette hayır!
28 Mayıs’ta bir 20’lik temsilcisi olarak Konuşmamız Gerek Derneği’nin “Dünya Menstrüel Hijyen Günü Kırmızı Galası”na davet edildim. Kırmızıları kuşanıp gittim.
Vee son olarak ekibinde yer almaktan büyük keyif aldığım youth for good 5 yıllık faaliyet raporunu yayımladı. Yazarları arasında benim de yer aldığım raporun linkini şöööyle bırakıyorum.
Bitirirken eski bir basketbolcu ve Anadolu Efes taraftarı olarak Euroleague şampiyonu olan Türk takımı Fenerbahçe Beko’yu da tebrik etmiş olalım. 🇹🇷 -as bayrakları as- Simdi tebrik ve teşekkürleri bitirdiysek bültenimize geçebiliriz.
Bu hafta nelerimiz var?
🏃 Şeyma (ben) Londra’dan Türkiye’ye yürüyen ve deprem bölgesindeki çalışmaları ile ön plana çıkan Oscar Newson-Smith’e mikrofonu uzatıp söyleşi yapıyorum.🍅 Günseli yeşil-kırmızı domates metaforundan herektle hayatta var olma değer ve dengesini sorgulayıp “Yemyeşil Domateslere Ne Olacak?” diye soruyor. Keyifli okumalar,
Şeyma
Londra’dan Türkiye’ye: 230 Günlük Bir Yolculuk
Alıp başını gerçekten gitmiş biri, Oscar Newson-Smith ile konuşuyoruz.
Söyleşi:
Türkçe çeviri:
Oscar, seni sosyal medyada özellikle de deprem sonrası Hatay’daki destek çalışmalarınla tanıdık. Biraz hikâyeni anlatır mısın? Seni buraya getiren neydi?
Her şey, çoğumuz için olduğu gibi, 6 Şubat 2023’te başladı. Televizyonda gördüğüm yıkıcı deprem görüntüleri beni derinden etkiledi ve bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Hemen en çok etkilenen bölge olan Hatay’a bir uçak bileti aldım. Orada gördüklerimi tarif etmek imkânsız. Kimsenin yaşamasını istemeyeceğim şeylerdi. Sahada gönüllü olarak geçirdiğim iki haftanın ardından eve döndüğümde, bununla ilgili bir şey yapmam gerektiğini anladım.
İngiltere’den Türkiye’ye tam 230 gün süren bir yürüyüşe çıkmana ne sebep oldu? Bu fikir nasıl ortaya çıktı, yolda ne gibi zorluklarla karşılaştın?
Kurduğum dernek, The Racso Project, için bağış toplamak istiyordum ama bunu yaparken, yaşananların büyüklüğüne yakışacak kadar anlamlı bir şey olsun istedim.
Yürüyüş fikri, bir sabah işe metroyla giderken aklıma geldi. Kalabalığın içinde etrafıma bakıyordum; herkesin yüzünde aynı ifadeler vardı: yorgun, mutsuz, kopuk. O an not defterime şöyle yazdım: Bu trende kaç kişi çocukluk hayalini yaşıyor olabilir? Düşündüm, belki çok az... Yoksa bu kadar üzgün görünmezlerdi. Sonra kendi çocukluk hayallerimi düşündüm. 11 yaşındayken başucumda bir dünya küresi vardı. Her gece ona bakar, dünyayı yürüyerek gezdiğimi hayal ederdim.
İşte o an taşlar yerine oturdu: Londra’dan Türkiye’ye yürüyecektim.
Yolda ilginç insanlarla tanıştın mı? Yanına alman gerekmediğini düşündüğün ama sonra en çok ihtiyaç duyduğun şey neydi?
Evet, tanıştım. Barış için Via Francigena yolunu yürüyen bir hacı vardı: Tony. Tanrı’ya olan inancımı yeniden canlandırdı. Kendimi panteist olarak tanımlıyorum, ama Tony sayesinde insanlığa ve evrene duyduğum sevgi yeniden alevlendi diyebilirim.
Başta Tanrı’ya ihtiyacım olduğunu düşünmemiştim, ama yol boyunca korunduğumu, sevildiğimi ve desteklendiğimi hissetmek bana çok iyi geldi.
Aç, üşümüş ya da yalnız hissettiğimde odağımı duaya yöneltiyordum. Sahip olduklarım için şükrediyordum. Minnettarlık pratiği zor anlardan geçmemi sağladı — hâlâ da sağlıyor.
Yürürken müzik dinledin mi? Aklından neler geçiyordu?
Aslında ilk 11 hafta kulaklığım yoktu, o yüzden yanımda taşıdığım minik radyodaki birkaç parça dışında müzik dinlemedim. Stuttgart’a vardığımda annem bana bir miktar para gönderdi, ben de kulaklık aldım. O noktadan sonra müzik ve podcast’ler hayatıma girmeye başladı.
Uzun süre yalnız yürümek, insanın iç dünyasını da ister istemez açığa çıkarıyor. Bazıları buna “içindeki şeytanlarla yüzleşmek” der. Ben de zaman zaman kendi geçmişimle ve duygusal yüklerimle karşılaştım. Onları kabullenmek bana büyük bir iç huzuru getirdi.
Daha önce inşaat sektöründe çalıştığını ve sürdürülebilir konutların mümkün olduğuna inandığını biliyoruz. Türkiye’de bu alanda şu an yürüttüğün bir proje var mı? Geçmiş deneyimlerinden senin için öne çıkan noktalar nelerdi?
Sürdürülebilir konut ancak topluma bütünsel fayda sağlayacak bir yaklaşımla mümkün olabilir. %100 sürdürülebilir bir yapıdan bahsetmek belki imkânsız, ama inşaatın artık bir yük olmaktan çıkıp gelişimi destekleyen bir forma evrilmesi mümkün.
Şu anda, ahşap yapılardan oluşacak bir ekoköy kurmak için bağış topluyorum. Bu köyde güneş panelleri, gri su geri dönüşüm sistemleri ve yağmur suyu toplama altyapısı kurulmasını hedefliyorum.
Önceki projelerimden aklımda en çok kalan şey ise iş birliğinin gücü oldu. Ortak bir hedef için bir araya gelen bir ekip olduğunda, neredeyse her şey mümkün hale geliyor.
Sence sürdürülebilir konut çözümleri depremden etkilenen bölgelerde nasıl hayata geçirilebilir? Bu sence gerçekten mümkün mü?
Aslında “uygulanabilir mi?” diye sormak yerine, esas soru şu: Müteahhitler ve mimarlar, herkes için iyi bir dünya yaratmayı gerçekten istiyor mu?
Her konut ya da ticari yapı; güneş panelleri, yağmur suyu toplama sistemleri gibi donanımlarla desteklenebilir. Beton yerine ahşap ya da çelik kullanılabilir. Yani malzeme açısından da alternatifler var. Üstelik Türkiye’de mevcut kaynaklarla sürdürülebilir inşaat yapmak gayet mümkün.
20’lerini bize biraz anlatır mısın? Şimdiye kadar neler öğrendin, bu yaşlarındaki insanlara ne gibi tavsiyelerin var ve gelecekle ilgili planların neler?
20’li yaşlarımda dünyanın dört bir yanında seyahat ettim, okudum, hem gönüllü hem de ücretli işler yaptım — kısacası çok şey yaşadım.
Öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu: İnsanlık kolayca yozlaşabiliyor çünkü kendimize dair farkındalığımız düşük ve duygularımızın etkisi altında kalmaya çok müsaitiz. Ama amaç, duygularımızı kontrol etmek değil; onları gözlemlemek olmalı. Bireyler ve toplumlar olarak akılcı davranmalı, mantıklı düşünmeliyiz ki ilerleyip gelişebilelim.
Sormadığımız ama eklemek ya da özellikle vurgulamak istediğin bir şey var mı?
Dünyadaki zamanımız kısa ve sınırlı. Peki, başarısız olmamızın sebebi mi olmak istersin? Yoksa ilerleyişimize tanık olmak mı?
Her insanın içinde bir potansiyel olduğunu fark etmeliyiz. Doğaya ve bize sunduklarına saygı göstermek zorundayız. Dünya’ya hürmet etmeliyiz, çünkü o bize hayat verdi. Onu ve üzerindeki tüm canlıları sevmeliyiz.
Yemyeşil Domateslere Ne olacak❓
Yazı:
Bir süredir kendimi kızarmaya çalışan yemyeşil bir domates gibi hissediyordum. Hala tam anlamıyla bu duygudan kurtulduğum söylenemez ama geçtiğimiz cumartesi yeşil bir domates olarak katıldığım unutulmaz bir buluşmada; kocaman bir tarlada olgunlaşmaya çalışan yapayalnız yemyeşil bir domates olmadığımı, o kocaman tarlada destek olabileceğim ve destek bulabileceğim domatesler olduğunu gördüm. O yüzden bugün buraya yardım istemeye çekinen, ufacık bir hatada kolaylıkla kendine yüklenebilen yemyeşil bir domates olarak, geldim. Eğer kabul ederseniz bu yazı boyunca hepimiz bir tarlada yetişmeye çalışan domatesler olacağız.
🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅 🍅
Eğer yemyeşil ve nasıl kızaracağını bilmeyen bir domatesseniz hayat size çok zor gelebilir. Diğer kırmızı domateslere bakıp kendinizi kolaylıkla başarısız hissedebilir ve sadece kendi zayıf yönlerinize odaklanarak karalar bağlayabilirsiniz. O an için dünyada sizin yeşilden kırmızıya dönme gayretinizden daha önemli hiçbir şey yoktur. Halbuki tarlanın etrafında şöyle bir göz gezdirirseniz kırmızı, yeşil, kırmızı-yeşil bir sürü domatesin olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.
Görmekle kalmayıp yanlarına gidip onları dinlerseniz; yeşilden kırmızıya dönmekten daha başka dertlerin de olduğunu, her kırmızının uzaktan göründüğü kadar mutlu olmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Hatta şöyle yapalım, hazır domates olmuşken diğer domateslerin yanına gittiğimizi ve onların neler söylediğini de hayal edelim. Mesela bilge ve kıpkırmızı bir domates olsun ve bizim yemyeşil domatesimize şöyle desin;
“Ben de senin gibiydim bir zamanlar ama bak şimdi kıpkırmızıyım. Bazı kırmızı domatesler çok güzel kızarmalarına rağmen sadece kendi kırmızılıklarına odaklandılar, sonra da güneşin altında kırmızılıklarını yitirdiler. Kimileri ise kırmızı olduklarında nasıl katkı sunabileceklerine odaklanıp başka formlarda hayat buldular. Kimi bir ailenin sabah kahvaltısına menemen olmak istedi, kimi sıcacık bir çorba olup birinin içini ısıtmak… İşte onlar evlat, onlar yeşilken de kırmızıyken de hem kendilerini geliştirdiler hem de kendilerinden büyük bir bütünün parçası olmanın verdiği güvenle günden güne daha da parladılar.”
Yemyeşil ve son zamanlarda zorlandığını çokça hisseden bir domates olarak benden daha büyük şeylerin parçası olmaya her zamankinden daha çok dikkat ediyorum. Biliyorum ki bu tarlada yardım edebileceğim bir şeyler mutlaka var. Yalnızlık duygusu, yetiyor muyum endişesi bazen o kadar ağır basıyor ki… İşte özellikle böyle anlarda parçası olabileceğim şeylere daha çok tutunuyorum ve açıkçası iyi geliyor. Hala yemyeşilim belki, ama bir gün kızaracağımı artık tüm kalbimle biliyorum.
“Domates evreni bana yetmez, ne söylemek istiyorsan detay söyle” diyen domates dostlarım için birkaç paragrafım daha var. Elle Griffin'in “Social Development > Self-Development” başlıklı yazısı, benim uzun zamandır kafamda döndürdüğüm kendinden büyük bir şeyin parçası olmak konusuyla oldukça örtüşen, “ben de yazsam böyle yazardım” dediğim bir yazı. Griffin yazısında kişisel gelişim yerine toplumsal gelişime odaklanmanın önemine vurgu yapıyor. Kendinden büyük bir şeye katkıda bulunmanın bireyin mutluluk ve anlam arayışında daha etkili olduğunu öne sürüyor.
Bu anlayışla, Griffin, yerel bir gençlik organizasyonunda gönüllü olarak çalışmaya başladığından ve bu deneyimin, depresyon ve anksiyete gibi kişisel sorunlarının azalmasına yardımcı olduğunu yazıyor. Kendi ihtiyaçları yerine toplumun ihtiyaçlarına odaklanmanın, yaşamında daha fazla anlam ve amaç bulmasına katkı sağladığını belirtiyor. Griffin ayrıca Çinli filozof Mòzǐ'nin yaklaşımını örnek göstererek, bireysel gelişim yerine toplumsal refahın önceliklendirilmesinden bahsediyor.
Şöyle bir toparlayacak olursak ben bu işin bir kırmızı-yeşil dengesi olduğuna inanıyorum. Hem kendimizden büyük şeylerin parçası olacağız, oralarda değer üreteceğiz hem de kendi olma halimiz için çaba sarf edeceğiz… Ve belki de zamanla bu iki taraf dengelenecek, kim bilir…
20’lik Dükkanı Ziyaret Ettiniz mi?
Evet küçük bir reklam molası… 20’lik Dergi no.1 satışlarından belki de aşina olduğunuz 20’lik Dükkan’da yeni ürünler var! Adını ‘Halden Anlayan Şapkalar’ koyduğumuz şapkalarımız mesela…


Satışlarınızdan kazandığımız para yazar teliflerine ve 20’lik Dergi no.2'ye gidecek <3 Dergi no.2 demişken, hala no.1’i almadıysanız, onu da dükkandan alabilirsiniz!
Hepsine buradan ulaşabilirsiniz 👇
Not: 20 Mayıs, saat 21:00’den sonra verdiğiniz siparişleriniz 10 Hazirandan itibaren kargoya verilecek!
🍅 Bu hafta domates renklerinden ve 230 günlük bir yolculuktan bahsettik.
🧹 Haftaya medya sponsoru olduğumuz Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali deneyimlerimizi paylaşıyoruz.
💌 Çevrimiçi rakı soframız olan 20'liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz.
💬 Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte görüşmek üzere diyelim mi? ✨
Şerefe!















