Hobi Hayatı
Yaparız ya bunu biz
Nasılsınız 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Dün sanırım İstanbul’un önümüzdeki 20 gün içerisindeki tek güneşli günü falandı — bir arkadaşım bu bilgiyi benimle paylaştı, meteorolojinin sorumluluğunu kendisine atıyorum.
Yağmurlu, kapalı günlerde yapmayı en çok sevdiğiniz şey nedir?
Benim evden çıkmamak. Ev sınırları içerisinde her şeyi yapabilirim. Bu çoğu zaman günü kitap okuyarak ve farklı yüzeylerde uzanarak geçirmek anlamına geliyor. Son birkaç haftadır ise uzanmanın yerini küçük DIY ev projeleri, yemek denemeleri, turşu kurmalar ve başka hobisel denemeler aldı.
Bir zamanlar (pandemi) ekmek ve PEYNİR yapardım. Hamur hazırlayıp acılı ekmek pişirir, şekilli mumlar hazırlardım. O halim biraz duruldu, dış dünyanın bana verdiği servislere fena halde düştüm; ben uğraşmak istemez oldum. Bunun nedenleri arasında kanımı emen yoğun iş hayatım ve modumu inanılmaz derecede düşüren bazı durumlar vardı. Ancak toparladım, büyüdüm, insanların neşe baloncuğuma dokunmamasına özen gösterdim ve iş değiştirdim. Huzura erdim ( olduğu kadar) ve ‘ben bunu yaparım yaa’ ruh halimin yavaş yavaş geri döndüğünü hissetmeye başladım.
Öğrenme ve bi’şeyler yapabilme delisi biri olarak, daha önce yapmadığım bir şeyi başarmanın verdiği bir haz var; bu araba lastiği değiştirmek ( daha öğrenmedim) de olabilir, kağıttan zincirler yapıp odamı süslemek ya da kışın yemek için domates hazırlamak da (bunları yaptım). Romantik biraz değil mi?
Ve bu tek bana ya da sevgili 20’lik yazarlarımıza özel bir konu değil. Sosyal medya algoritmam ‘i can do this’ diyen gençlerle dolu. Tüm evlerini kendi imkanları ve yaratıcılıkları ile dekore edenlerden, şarap şişelerini kesip bardak yapanlara kadar. Eee durumlar kötü olunca insanın yaratıcılığı zirve yapıyor. Ekşi mayalı ekmeğe girmiyorum bile, bir video daha görürsem ekşi maya yolculuğuna ben de çıkacağım.
Aslında üzerine düşündüğünüzde çok da absürt bir şey yaptığımız yok; bir jenerasyon geriye gitsek hatta onu da geçtim şehirden birkaç kilometre uzaklaşsak tıkladım-geldi, istedim-yapıldı mantalitesinden hemen uzaklaştığımızı gözlemleyeceğiz. Her şeyin anında, başkaları tarafından yapılması, bir yerlerden alınması gerekmiyor belki de. Belki de biz bir şeyleri öğrenmeye, anlamaya, geliştirmeye zaman ayırabiliriz. Ya da öğrenmeye çalışır, zorlanır, sürece saygı duyar ve başkasından yardım isteriz.
Bu hafta nelerimiz var?
🍞 Merve tükettiklerimizden ( ve kendimizden) yabancılaşmamak için üretimin bir parçası olmamız üzerine düşüncelerini paylaşıyor.
🫙 Hatice kavanozdan su içme ve ‘grandmacore’ ile ilgili yazıyor.
👰♀️ Kardelen sevmediği şeyleri sevmeye başlamanın verdiği kafa karışıklığı üzerine düşünüyor.
Şerefe!
Yasmin
Bir mikro direniş olarak kendin pişir kendin ye
Yabancılaşmamak üzerine
Yazı: Merve Nur O.
Nur içinde yat sevgili Karl Marx, güzel bir analizi vardır: Sistem bizi yabancılaştırmayla işler, yani çalışırken işimize, işteki alet edevata, iş arkadaşımıza, sonundaki çıktıya hepten yabancılaşırız. Böylece kapitalizm insanı insan olmaktan çıkarır, makinenin bir dişlisi haline getirir. Kapitalizm tüm hayatımızı saran bir sistem olduğu için de bu yabancılaşmayı yalnız işte değil hayatımızın birçok alanında deneyimleriz.
Beş sene evvel vejetaryenlikten veganlığa dönerken motivasyonum tam da bu yabancılaşmayla başa çıkmaktı. Sistem yalnız insanı insanlıktan çıkarmadı, ineği de ineklikten çıkardı aslında. Bu hayatta her gün tavuk eti yiyen ama hiç canlı tavuk görmemiş çocuklar var. İnsanları tüketim alışkanlıklarıyla ilgili rahatsız etmek istediğimde hep bunu derim: Benim derdim üç inekli yörük bir teyzenin mayaladığı yoğurtta değil, sizin hayatınızda bir kez inek sağmadan her gün parmesan yeme telaşınızda.
Emek olmadan yemek olmamalı esasında, hayatta her şeyi ben üretemem ama en azından bir şeyleri üretmeye çalışmanın beni büyüttüğüne inanırım. Hiç dikiş dikmeseydim pantolon paçamı diken terziye bu kadar saygı duymazdım herhalde. Şehirde büyüdüm ama bir yaz teyzem bahçesindeki fasulye fidelerini çapalatmıştı, iyi ki de çapalatmış çünkü o yorgun günden sonra hiçbir sebzeyi çöpe atmadım.
Hayatımın bu döneminde ise hobilerimi zaten kullandığım ürünleri üretmek etrafında kurguladım. Evde ekşi mayalı ekmek yapıyorum, hırka ve bere örüyorum, tadilat gerektiren kıyafetleri kendim onarıyorum, vs. Amerikalıların büyükanne hobileri dediği bu hobilerde bir keramet var kesinlikle, aynı anda hem bir beceri kazanıp hem de rahatladığınız hobiler bunlar. Bir de üzerine katkı maddesiz ekmeğim ve %100 pamuklu örgü kıyafetlerim oluyor. Hatta bu organik ürün pazarı halini o kadar sevdim ki tuttum bir de yulaf sütü yaptım evde! Hiç düşündüğüm kadar zor değilmiş ve marketten aldığım içine yağ basılmış yulaf sütüne ihtiyacım yokmuş.
İnsanlığın öyle bir zamanındayız ki ekstra yağ ve şekerle bezenmemiş gıdaya ulaşmak oldukça zor. Polyestersiz kıyafetler de öyle. Bu yüzden bir mikro direniştir bir şeyleri evde üretip doğal tutmaya çalışmak. Dünyayı kurtarmaz, evet ama, insanı kesinlikle diri tutar. Bahçeli bir eve taşınırsam tarım yolculuğumu ayrıca bildiririm. Şimdilik ekmek, süt, hırka ile devam ediyorum.
Yoğurdum Tutmasa Da…
Yavaşlamak için eski dünya alışkanlıklarına yeniden merhaba
Yazı: Hatice Karakaş
Bakmam için elime tutuşturulan telefon ekranlarında uzun bir zamandır anneannesel bir şey var; örgü, dantel, nakış. ‘Bu hafta ilk kez zincir çektim’ diyor, galeride ince bir tığ işi. Üstünden 1 hafta geçiyor, desen çıkarılmaya başlanmış. Ve üçüncü haftada yine bir aradayız. Bu karşılaşmamızda artık anlıyorum ki, bu kişi aklına ne koyarsa başarıyor.
İstese kendine boncuklu bir kemer örer, istese o arayıp hiçbir yerde bulamadığım kazakları ‘Bak geçen hafta ne yaptım’ deyip çantasından çıkarır. Sakin ve odak dolu bir hal içinde akrilik bir ip ve 3,5 numaralı şişlerimizle gitgide anneannemize benziyor gibiyiz ve bu sene bundan iyi bir haber almamış olabiliriz.
Sadece örgü örmek de değil konu, işte bir diğer konu: bu hafta mayaladığım yoğurt neden tutmadı? Olasılıklar üzerine konuşuyoruz. İhtimaller çok; belki pastörizedir sütüm, belki de iyice saramadım yoğurdumu. Özenle yanına koyarken kalorifer peteğinin, salladım o yandan bu yana. Ama biliyorum ki bir yoğurdu mayalamak, 8 saat sonunda onu sardığım örtülerin arasından çıkarıp bakmak, ve onun hakkında günlerce konuşmak bana iyi geliyor. Tutsa da konuşuyorum onun hakkında, ne iyi mayaladım. Tutmasa da söylüyorum, ben bir hata yaptım.
Tıpkı bitmiş yer fıstığı kavanozlarını saklayıp onlarda çay içerken hissettiğim gibi hissediyorum. Dondurma kabında düğmeler biriktirirken, bir söküğü elimle dikerken ve tarifleri ekran görüntüsü mezarlığına yollamak yerine bir deftere not ederken de aynı şekilde: Yaşlı, bilge bir anneanne.
Oysa insanı yavaşlatan, tatmin duygusu için zamana ihtiyaç duyan bu eski alışkanlıklar, körelmiş bir şeyi yeniden hatırlatıyor: ‘Biraz uğraşmak lazım hissi’. Benimle bu hissi paylaşan kalabalık bir yetişkin topluluğu olduğunu biliyorum. İnternetin bir yerlerinde ‘grandmacore’ olarak adlandırılan bu yaşayış şeklinin bu kadar sahiplenilmesi tesadüf gelmiyor.



Hızla akan yollar, durmadan komik videoların DM kutusuna düştüğü ekranlar, ardı arkası kesilmeyen gündemler bizi ucuz dopamine bağımlı hale getiriyor. Sürekli maruz kalınan bu içerik yığını karşısında stres hormonu yani kortizol salgılanmaya başlıyor. Dolayısıyla tüm dünyanın endişesini bedenlerimizde taşıyoruz. Zihnin tıkandığı yerde beden ne yapması gerektiğini bizden daha iyi biliyor ve uzmanlar da öyle söylüyor, analog hobilerimize dönmenin tam vakti.
Yanlışlıkla ilmek atlarken,
kavanozlardan marka etiketlerini sökerken,
söküldüğünde cebine attığın düğmeleri eve gelince kutuya koyarken,
yoğurdun ekşi olurken
keyif almayı yeniden öğreniyorsun.
Yeni Personalar Sahneye
Zamanında beğenmediğimiz ne varsa, sanki şimdi favorimiz olmaya ant içmiş gibi
Yazı: Kardelen Buyurgan
Geçtiğimiz bayram , tatilinde, daha önceden ilgilenmediğim, yapmadığım, denemediğim konular üzerine biraz daha fazla düşünmeye, öğrenmeye ve çabalamaya başladım. Bunun biraz zorunluluktan, biraz da hayatın akışı içinde değişen şeyler nedeniyle ilgimi çekmeye başladığını fark ettim. Eskiden beğenmediğim ne varsa şu anda bir köşeden bana göz kırpıyormuş gibi geliyor, özellikle son 3-4 aydır. Sizin önceden beğenmediğiniz, şu an ise gündeminizde olan “şeyler” neler?
Keçiler, SGK ve biz
Sosyal medyada — özellikle Instagram’da — doğal köy yaşamını öven, kentten köye tersine göç eden, keçilere sarılan, ağaçları koklayan, ahtapota çıplak elle dokunan binlerce içerik yer alıyor. Küçüklüğümde kentlerin kozmopolitliğini öven söylemleri sıkça duyarken, şu anda etrafımdaki birçok insanın alıp başını gitmeyi istemeleriyle birlikte “beğenilmeyen”, tercih edilmeyen ne varsa sarı kalemlerle highlight ediliyor adeta.
Pandemide ekmek yapmanın, yoğurt mayalamanın, küçük bir toprakta domates yetiştirmenin öğrenilmesi gibi… Ya da ergenliğimizde rockçı hayatına imrenir, iş bulma sıkıntısına rağmen kulağa en farklı gelen üniversite bölümlerini okumak için diretirken, kendimizi hop bir anda yol+yemek+ssk+9/17 çalışma hayatını isterken bulabiliyoruz. Dip-köşe-bucak temizlik yapmak da yeni edindiğimiz beğenilerimize dahil değil mi? Çamaşır makinesinin nasıl temizlendiğini öğrenmek içten içe bir zevk vermedi mi? İsteklerimizin, öğrenme alanlarımızın değişmesinde elbette ki ekonomik, toplumsal, politik nedenler etkili oluyor; ancak beğenmediklerimizi bir süre sonra beğenmek, sevmediğimiz insanı bir süre sonra sevebilmek bana ikirciklilik gibi gelmiş ve hep tuhaf hissettirmiştir.
Dün sevmediğime, yarın heveslenme; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu yani. Ama bu konu, çizgileri bu kadar belli olan bir şey değil; aksine bu durumu da psikoloji de açıklayan bir tanımlama bulunuyor: Maruz kalma. Bu yöntem, psikolojide genellikle kötü deneyimlerle yüzleşmek için kullanılsa da biz olumlu deneyimler, talepler ve yönler için ele alalım.
Bir şeyi ne kadar çok görür, duyar ve bir şekilde ona maruz kalırsak o derece “normalleştiririz”. Yani benim ikirciklik olarak adlandırdığım şey; göz ardı ettiğimizin zamanla “fena değilmiş”e, ardından “iyi olur”a, sondan bir önceki adım “onu isteme”ye ve nihayet “bütün benliğinle benimseme”ye dönme evresi aslında. Ve bence her yeni deneyimle, öğrenmelerle, kalıp yargılarımızı su altında bırakmayla kendimizi de yeniliyoruz. Ben size, eskiden beğenmediğim ama şu an her adımını keşfetmeye çalıştığım sürecimi anlatayım.
Tüm personalarıma rol verdim
Hayatın her evresi farklı sorumlulukları ve eylemleri doğal olarak beraberinde getirirken, değişikliklerle birlikte kendimi yeni personalar içinde buluyormuş gibi hissederim. Ve bu personalarıma uygun roller veririm. Bu da gelen değişimin en net farkında olduğum anlardır. Şu an hayatımı bi’ tık değiştirecek ve fakat tatlı bir durumun içindeyim, birkaç aya evleniyorum.
20’lerimin başında, 20’lerimde evleneceğime hiç ihtimal vermezken, gelinlik diktirmenin keyifli olabileceğini düşünmezken ve yazın barbunya ayıklayıp buzluğa atarım diye İkea’dan çıtçıtlı ve renkli buzdolabı poşeti alacağımı aklımdan bile geçirmezken şu an bu süreçlerden geçiyorum. Ve bunları öğrenmekten keyif alıyorum. Düğünleri hâlâ sıkıcı buluyorum ama nikahımda dansöz olsa fena olmaz diyorum. Ev sorumluluğundan gözüm korkarken sevdiğim kişiyle aynı evi paylaşacağım için içimin kıpırtısını durduramıyorum. Galiba gördüğüm bu çelişkileri de, önceden sevmediğim aktiviteleri de artık severek kabul ediyorum.
Bir eve ve hayattaki yeni bir sürece ait bütün kavramları, kodları öğrenmeye çalışmak benim açımdan bir challenge olsa da keyifli.
Belki de mesele, hayattaki hiçbir şey için “ben bunu beğenmiyorum” dememek midir? Önceden “asla” dediğimiz şeylerin bugün hayatımıza sızması biraz komik, biraz tuhaf ama bir o kadar da normal. Galiba sadece 20’ler değil, genel olarak yaşam böyle bir şey: değişmek ve sonra değişimdeki yeni halleri sevmek.
Gelin, Gelin’i Beraber İzleyelim
İki okurumuza bilet hediye!
Evet bu felaket kelime oyununu yaptıktan sonra, Türkiye, Rusya ve İngiltere’de eğitim alan yapımcı ve oyuncu Duru Ağırbaş’ın Gelin adlı oyununu kısaca sizlere anlatmak isterim.
Gelin, görücü usulü evlilik, kuşak çatışması ve değişen ilişki dinamikleri gibi temaları çağdaş ve kadın bakış açısıyla yeniden ele alıyor, kaotik, komik, yer yer acı ama son derece dürüst bir anlatımla sahneye taşıyor.
31 Mart, saat 20.00’de sahnelenecek bu oyun için iki biletimiz var! Tek yapmanız gereken Gelin’i ve 20’liği Instagramda takip etmek ve bu sayımızın altına yorum atmak. Bilet kazananlarını pazar günü açıklayacağız.
***
Oyun dili İngilizce’dir.
Detaylı Konu:
Londra’da yaşayan genç bir Türk kadını olan Aylin’in, sözünü geçiremediği annesi Sevim tarafından istemediği bir evlilik buluşması ayarlanır. Annesini hayal kırıklığına uğratmaktan çekinen Aylin, görüşmelere gitmek yerine utangaç en yakın arkadaşı Yaz’ı kendi yerine gönderir. Ancak plan beklenmedik şekilde ters gider ve Aylin’in müstakbel eşi, “sahte Aylin”e âşık olur.
🫙Bu hafta hobi hayatına, kendimizin ‘hallettiği’ işlere odaklandık.
🤔Haftaya iki tema arasındayız, karar veremedik daha, sonra paylaşacağız.
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💬Bu sayımızla ilgili yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
✨ O zaman haftaya aynı saatte diyelim mi? ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕

















Çekilişe katılıyorum💞teşekkürler 20lik