Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nabersiniz? Ben ‘off-the-grid’ bir yaşama giriştim, şebekesiz bir hayat sürüyorum. Kesinlikle isteyerek olmadı. Telefon açtırma ücreti 20,000 TL’ye çıkmadan cuma günü işimi hallederek telefonumu açtırdım. (Bunu son dakika açıklamaları ve herkesi cuma günü bir strese sokmaları hakkında yorum yapmayacağım, sinirlendim). Sonrasında da tüm telefonu açtıran insanların şebekeleri çöktü. Sadece WiFi ile iletişim kurabiliyorum. Fena da değil bu yaşam, mesela bugün Marmaray ve metroda neredeyse iki saat boyunca sadece kitap okudum ve müzik dinledim. Bir mesaj bile yollanamadı.
Fırsat oldukça telefonu bir yerlere fırlatıp, bakmamayı seviyorum. Kopabilmek iyi geliyor. Bir açıdan da durmadan her şeyden haberdar olma isteği geliyor, elim telefonu arıyor. İki saniyede her şeyin değişebileceği dünyada haberlere ve gelişmelere anlık erişim olmaması birazcık korkutuyor. Korkutuyor ama sonra kendime şunu diyorum: “amaaaan canım, korkunun ecele faydası yok!”
Bu hafta nelerimiz var?
Bu haftanın ilhamı evimizde bulunan içi boş kar küresinden geliyor. Evet içi boş. Nedense böyle bir dekoratif eşya bitkilerimizin ortasında duruyor. Koca bir küre, içinde o salladığınızda kar gibi uçuşan toplar ve hiçlik. Aslında çok mantıklı, o hiçliğin sana verdiği hisler ile kendinden geçebilir ya da oradaki boşluğu sen doldurabilirsin. Biz de 20’likte bu hafta o kar küresine hayatımızdan hangi sahneyi koymak istediğimizi düşündük biraz. Hangi anımızı ölümsüzleştirmek, korumak, dönüp tekrar tekrar izlemek isterdik diye sorduk.
Çoğumuzun deneyiminde bu yaz, çok çabuk geçti. Seçimlerin gerginliğinden mi dersiniz, başka şeylerden mi dersiniz, Temmuz’u neredeyse yarılamış olmak hepimize tuhaf geldi. Biz de bu hafta zaman temasından ilerledik. Jim Croce’nin Time in a Bottle diye bir şarkısı var. Bu şarkıda zamanı sonsuza kadar koruma ve sevdiği o insan ile sonsuzluk bitene vakit geçirmekten bahsediyor.
Şarkının nakaratında şunu söylüyor:
But there never seems to be enough time
To do the things you want to do, once you find them.
I’ve looked around enough to know
That you’re the one I want to go through time with.
İstediklerimizi yapmak için asla yeterince zaman olmuyor. Ama bunu anlamak için yeterince etrafıma baktım, sen zamanı birlikte geçirmek istediğim kişisin. Vay arkadaş...
Peki, o zaman bu hafta nelerimiz var?
🪄Irmak, Haklılık Payı’nda Sihirli Annem’den ve zamanın hızlı akmasından bahsediyor.🥜Çerezlik Hikayelerimizde bu hafta kar küresine koyup saklamak istediğimiz anılarımız var. Hikayeler Ayşe, Cody ve Yasmin’den. İllüstrasyonlar ise Serra’dan.İyi okumalar!
Korkusuz ve telefondan uzak günlere,
Şerefe,
Yasmin
Tik tak tik tak, Dudu peri zamanı rahat bırak
Zamanı birlikte geçiriyoruz be periler!
Yazı: Irmak
“Zamannnnn ileriye aksınnnn.” Sihirli Annem izleyenler bilir, periler zamanı ileri veya geri alabilme ve hatta durdurabilme özelliğine sahiptirler. Sonra da fanilerin zihninden o anıları silerler ve hayat normalmiş gibi akıp gider. Şeye benzetirdim bunu, güzel vakit geçirirken zamanın nasıl hıphızlı akmasına ama sıkıcı bir derste ya da toplantıda dakikaların saatmiş gibi gelmesine. Zihin de sihirlidir bana göre, belki de bu yüzden kendimi insan zihnini anlamlandırmaya adadım. Bir süredir ise zamanın — güzel vakit geçirip geçirmemekten bağımsız — eskisine kıyasla çok daha hızlı aktığını düşünüp duruyorum. (Hangi peri benim zihnimden eski zaman akışını silmeyi unuttuysa Periliçe icabına baksın!!).
Çocukken bir ömür gibi geçen bir koca yıl sanki kuş olup uçtu ve yerini ‘aaa 2019, 4 sene önce miydi?‘lere bıraktı. Zamanın yaş ilerledikçe daha hızlı geçiyormuş gibi algılanmasını perilere bağlayamayız tabii. Bu durumun en basit açıklaması hayatta olduğumuz sürenin uzamasıyla otomatik olarak bir senenin ömrümüze göre daha düşük bir orana tekabül etmesi. Örneğin 5 yaşındayken 1 sene hayatımızın beşte biriyken 29 yaşındaki birisi için bir sene hayatın 1/29’unu oluşturur. Zaten büyüdükçe eskiden kocccaman gözüken yerler ‘aaa, burası bu kadarcık mıydı’ dedirtmez mi insana? Sen küçüksün, alan sana göre büyük. Aynı hesap sanırım. Bir diğer fikir ise çocukluktaki zihinsel aktivitenin inanılmaz fazla olmasıyla ilgili. Yeni gelmişsin dünyaya, o kadar çok yeni şey öğreniyorsun ki hayat dolu dolu geçiyor ve dolayısıyla daha uzun zaman geçmiş gibi algılanıyor. Görece yeni bir çalışma da subjektif zaman algısındaki hızlanmayı, yaşlandıkça nöral bağlantılarımızda olan değişimlerden dolayı görselleri işleyiş hızımızda olan yavaşlamaya bağlamış.

Mantıklı buldum bu açıklamaları. ‘Tamam,’ dedim ‘zamanı rahat bırakayım.’ Dedim dedim de bu sefer de mayıs ayı iki sene gibi geldi bana! Malum seçim döneminde zamanda (ya da içimizde…) bir kırılma oldu herhalde. Upuzun mayısın ardından ise gözümü bir açtım, temmuzdayız. Eee haziran nereye gitti? İçime kurt düştü yine. Başka zihinler ve hatta başka kültürler nasıl algılıyor bu zaman denen şeyi diye kaşınıp durunca dayanamadım, sordum: Zamanın akışı hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle bu aralar (yaz başı) zaman çok mu hızlı geçti?
Sorduğum 59 kişiden yaklaşık %80’i genel olarak zamanın eskisine göre daha hızlı akmasına evet cevabını verdi. Bu oran sadece yabancı arkadaşlarımın cevaplarına baktığımda da benzer çıktı üstelik. Zaman algısının komple kaybolduğunu söyleyen de oldu. Peki başka neler mi dendi?
“Bir klişe: geçmesin istemediğim zaman hızlı geçiyor. O yüzden haziran böyle oldu. Yaz bitmesin.”
“18 yaşından sonraki son 10 senenin nasıl hızla geçtiğini anlamadım. Hızla yaşlanmak zor.”
“Tatile çıktığımda daha ilk günden hemen bitecek tribine giriyorum ve hemen bitiyor.”
“Bir yerde okumuştum, yaşlandıkça zaman daha hızlı geçiyor çünkü ömrüne oranla an kısalıyor diye. Mesela 7 yaşımdan 8 yaşıma koskoca bir yıl vardı ama 27’den 28’e bir anda bitiverdi gibi.”
“Benim duygu durumumla çok bağlantılı zaman algım ya. Jolie’nin Wanted’daki çocuk gibi.”
“Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor.”
“Geçmiyor.”
“Günler birbirine benzediği için daha hızlı geçiyormuş gibi hissediyoruz.”
“Zamanın hızını dehşet verici bulmak zamanın hızından daha korkutucu geliyor.”
“Mutluyken, anı yaşarken çok hızlı geçmesi biraz can sıkıcı.”
“Ya dün zaman kavramımı kaybettim, o kadar hızlı geçti ki bir şey. Cidden yaş ilerleyince sanırım zaten zaman hızlı geçiyor ama bazı zamanlar gün içinde yok oluyor. Düşüncem şu: zaman kırılma artık, bir sabit kal.”
“Diş fırçam otomatik yani hep aynı süre çalışıyor ama dişimi sabah fırçalarken 15 saniye sürüyor, akşamsa hele kafam iyiyse 3,5 saat. Demem o ki insan mahmurken yani ne buradayken ne de uykudayken (metaforik olarak da) zaman hızlı geçiyor.”
“Bu belirli zaman dilimi için zamanın hızlı geçtiğini düşünmüyorum çünkü bulunduğum yerlere, tanıştığım insanlara, yaptığım şeylere baktığımda çok fazla hissettiriyor. Genel olaraksa daha dün küçük bir kızdım şimdi doktoradayım, bu çılgınca. Yani yıllar açısından bakarsam zamanın daha hızlı geçtiği hissine sahibim ve bu rahatsız edici bir hal alıyor.” [çeviri]
“Zamanı nasıl hissettiğimin hayattaki dönüm noktalarına bağlı olduğunu düşünüyorum ve bu dönüm noktaları zaman alan şeyler. Örneğin bir bitkinin büyümesi ya da kedimin büyümesi. Böyle şeyler görürsem, zaman değişikliklerini fark edeceğim. MUTLU(!) doktora öğrencileri olduğumuz için bir diğer önemli dönüm noktası burada nasıl ilerleme kaydettiğimiz ve çok da fazla ilerlemediğim için şöyle hissediyorum: zaman [algısı] nereye gitti?” [çeviri]
İnsan mahmurken veya günler birbirine benzediği için zamanın daha hızlı geçiyormuş gibi gelmesine dair cevaplar ve birinin çok fazla şey yaptığı için bu ara zamanı pek de yavaş algılamadığından söz etmesi bana bu girişte bahsettiğim ikinci fikri anımsattı. Küçükken an be an çok daha fazla şey öğrenip daha fazla uyanık (alert) ya da anda mı kalıyorduk acaba? Günlerimiz de birbirine bu kadar benzemiyordu. Bir kere gün aynı olsa bile onu yaşayan zihin aynı zihin değil. Ne dersiniz?
Not: Yabancı arkadaşlara katıldıkları için teşekkür ederim, evrensel bir durum olduğunu burada da görmek ne hoş. Ne diyelim, e be periler!
Kar Küremizde Sakladığımız Anılar!
Bu hafta Çerezlik Hikâyeler’de saklamak istediğimiz anılardan bahsediyoruz.

Ayşe Burçak Tuğrul
Antakya civarında bir yazlığımız vardı — neden geçmiş zaman kipi kullandım bilmiyorum çünkü o ev hala duruyor. Kafanızda şekillenebilmesi için evi biraz betimleyeceğim: beyaz badanalı, kırmızı kiremit çatılı, iki katlı. Bahçesinde japon gülleri ve karşısında deniz. Bir çocuğun pastel boyasıyla çizeceği evler nasılsa işte tam öyle bir ev.
Çocukluğumun yazları o evde geçti. Sabah şirinler desenli nevresimlerin arasında uyanır, yataktan çıkmadan denizin seslerini dinlerdim… Dedemin hortumla gülleri sulama sesleri... Anneannemin terasta kahvaltı hazırlama tıngırtıları… Kaynatılan taze sütün kokusu… Bilirdim, birazdan aşağı inip buz gibi karpuz yiyecektim. Sofrada bir bardağın içinde mutlaka bir dal hanımeli olacaktı, babam sırtıma güneş kremi sürecekti, abimle atışacaktık, sonra hep birlikte yüzmeye gidecektik. Annem bikinisinin üstüne kırmızı-beyaz çizgili havlu elbisesini giyecek, dedem “geç kaldınız, sabah çarşaf gibiydi” diyecekti. Akdeniz’in tuzu gözlerimi yakacaktı, ayağıma bir yosun dolanacaktı. Kumsaldan deniz kabuğu toplayacaktık. Öğlene doğru yorgun argın eve gelip anneannemin kızarttığı patatesleri yiyip hamakta Walkman’imden Teoman dinleyerek uyuyakalacaktım. (oh papatya!)
Seneler geçti, ben büyüdüm ve ailem yaşlandı. Nedense uzun yazlık tatilleri rutinimizden çıktı ve dile kolay tam 9 senedir yazlık evimize adım atmadık. Yine de ben ne zaman sıkıntıyla uykuya dalsam rüyamda hep o evi gördüm. O evde gün batımlarında içilen rakıları, kızartılan balıkları, gece yarılarına kadar oynadığımız peçiç oyunlarını, balkondaki ipte dalgalanan mayoları, abimle attığımız bisiklet turlarını gördüm. Tüm ailemin yanımda, herkesin genç ve sağlıklı olduğunu…
Hangi anını dondurmak istersin deseler, hiç şüphesiz ben o yazlıktaki kahvaltıları seçerdim. Orhan pamuk, masumiyet müzesi romanına “hayatımın en mutlu anıymış. bilmiyordum” diye başlar. Hangimiz en mutlu anımızı bilerek yaşadık ki? Ben de bilmiyordum, o sıradan yaz sabahlarında babamla dedemin tavla oynamasını izlerken bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: o sabahlar hayatımın en mutlu anlarıymış.

Cody Mehmet Çatal
Çocukluğumun büyük bir kısmını, dedemle ayrıldıktan sonra çocuklarının yanında yaşamaya başlayan anneannemle geçirdim. Bir yandan onun hep yanımızda olması beni mutlu ederken bir yandan çocuk aklımla neden kendi evinde yaşayamadığını anlamaya çalışıyordum. O zaman ailemin mesleği yüzünden taşınmak zorunda kaldığımız Ankara’nın küçük bir ilçesinde dağ bayır demeden gezerdik çünkü yapacak pek bir şey yoktu. İlçenin tek bir çocuk parkı vardı ve o parkın da salıncakları kırıktı. Bu yüzden ne zaman dışarı çıksak anneannem bana masallar anlatarak yürürdük; süt sağan yaşlı bir kadın ve onun sütünü sürekli çalan bir tilkinin hikayesi gibi…
Ben taşınmak zorunda olduğumuz o yerden şikâyet ettikçe, o bana sürekli “çevredeki eksikler seni kısıtlasa da kimse aklını ve düşüncelerini kısıtlayamaz” der ve beni kendi masallarımı, hikayelerimi, hayallerimi oluşturmam için teşvik ederdi. Bu yüzden oturduğumuz evin yakınındaki ağaca kendi salıncağımızı yapmıştık. Bana verilenlerle yetinmeyip, kendi istediklerimi yapabilmeyi öğretirdi. Okuma yazması olmadığı için ben de ona okuma yazma öğretmeye çalışırdım. Birlikte dışarı çıktığımız her zaman yanımıza ekmek ve kuruyemiş kırıntıları alır ve yol boyunca gördüğümüz her karınca yuvasına bırakırdık. Dakikalarca o kırıntıları taşımaya çalışmalarını izlerdik. Bana o karıncalara yardım edebilmem için gönderildiğimi ve onlar benim burada olduğum için çok mutlu olduklarını söylerdi. Bu beni çok mutlu ederdi.
Sanırım en özel ve her zaman saklamak istediğim anlar hafta sonu sabahları anneannemin yanına gidip, yünden yorganının altına girdiğim ve yorganı kafamıza kadar çektiğimiz anlardı. Yünlerin arasındaki boşluklardan sabah güneşinin ışınları sanki gece gökyüzündeki yıldızlar gibi parlardı. Ben onları sayarken anneannem bana yine süt sağan yaşlı kadın ve sürekli onun sütünü çalan tilkinin hikayesini anlatırdı. Tilki çalmaya devam etse de yaşlı kadın sağmayı hiçbir zaman bırakmazdı. Şimdi o hikayeyi neden anlatmak istediğini çok daha iyi anlıyorum.

Yasmin Güleç
Çocukluk, yazlık ve anneanne/dedeler ‘korunmak istenen’ anıların odağında olmuş. Benden gelen anı da aslında bununla ilgili. Biz her yaz Bodrum’a gideriz. Bundan zaten sıkça bahsettim. Anneannemlere yıllar, yıllar önce kuradan çıkan bir ev var. O evin dedemin verdiği emekler ile yeşeren, ormanlaşan, bir bahçesi ve yılları aşan anıları içinde barındıran duvarları var. Her yaz burada buluşulunur.
Dayımlar gelir, biz geliriz, şen şakrak bir ortam olur. Denizin, güneşin ve hafif esen Bodrum rüzgarı ile geçen günlerin ardından evin verandasında buluşulunur. Hepimizin üstünde tatlı bir yorgunluk, büyük bir açlık. Üstüne koyu bir ahşap parçası koyduğumuz plastik masamıza mavi amerikan servisleri yerleştirilir, sofra kurulur, oturduğumuz yerler artık senelerdir bellidir. Benim oturduğum yer evin kapısına ve numarasına, 22’ye bakar.
Akşamları, yemekten sonra meyveler, çaylar konur ve toplama çıkarma işlemlerini daha kolay yapabilmemin nedeni olan 51 oynanmaya başlar. Kartlar dağıtılır, oyun ciddileşir. Cırcır böceklerinin sesi arttıkça, bizimki de artar. ‘Yok hile yaptın!’ ‘Yoo kazanmadın’ diye didişiriz. Kağıda yazılan skorlar yükseldikçe bizim de uykumuz gelir, bir bir çıkarız evin mermer merdivenlerinden odalarımıza. Uykuya dalarken yarının da benzer bir şen hal ile devam edeceğinin sözü bizi yüzümüzde tatlı bir gülümseme ile rüyalara bırakır.
Sizin kar kürenizde tutmak istediğiniz anınız nedir?
20’likte her hafta zaman makinamızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Amacımız: Tüm arşivimizi Substack’e taşımak. Diğer amacımız: 20’likle sonradan tanışanları eski yazılarımızla buluşturmak.
Bu hafta paylaştığımız bültenin yayın tarihi 13 Temmuz 2023. Bu sefer doğru günde çıktık ( pazar) ama doğru saati tutturamadık ( normalde 11:00).
✨ Haftaya — umuyorum — pazar saat 11.00’de sizlerle! ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕











böyle bir yazı yazdığımı tamamen unutmuşum…. okuyunca çok sevindim