Kasımda aşk başka mıdır?
Her sene aynı soru, cevaplamaktan sıkılmadık.
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar nasılsınız?
İyisinizdir umarım. Bizim keyfimiz yerinde. Bu sayıyı çarşamba akşamı yazmaya başladım ancak sonra bir takım talihsiz serüvenler gerçekleşti… Abarttım. Üniversite arkadaşlarımla eski Facebook paylaşımlarımıza baktık.
2009 yılında aileme yaptığım bir sunum sonrası açtığım ve artık çeşitli sebepler nedeniyle ( politik ve vermek istediğim enerjiye ters düşmesi gibi) artık aktif olmadığım ama dijital ayak izimin inanılmaz güçlü ve derin olduğu bu platforma düştüm… Saatlerce. Arkadaşlarım ne gibi saçma şeyler yazmışlar, nasıl fotoğraflar koymuşlar, üniversiteden beri görmediğim ve konuşmadığım o insanlar ne yapıyor ( not: çoğu hesaplarını güncellememişti)... Sesli güldüğüm bir saatin ardından tabii ki ‘sen çok gülme istersen,’ dercesine kendi paylaşımlarım suratıma çarpıldı. Bazılarının sprey boyası, benim ise klavyem vardı ve arkadaşlar Facebook duvarlarını namelerle ( ya da nağmelerle, ikisi de olur) boyamışım…
Başkası benimle dalga geçmesin diye kendimle dalga geçeyim diyerek bazı ekran görüntüleri paylaşıyorum… Siz de kendinizinkileri paylaşırsanız sevinirim ( ve kendimi daha iyi hissederim)...
Şans benim yanımda değildi.
Bu minik ‘crush’ımın adının Serhan olduğuna neredeyse eminim. Çok da fark etmez çünkü kesinlikle üstüne alınmamış…
Burada verdiğim karışık mesajlar + tweet-vari güncelleme yazmalara hayran kaldım.
Burada sınıf arkadaşlarımı örgütlemeye çalışıyorum — 1 Nisan’ı çok ciddiye alıyordum ( kısa soluklu bir zevk).
Şükür.
Bunlara bakarken, arkadaşlarımla birbirimizin ne kadar farklı dönemlerine tanıklık ettiğimizi, neler yaşadığımızı, ne denli rezilliği yargılamadan deneyimlediğimizi düşündüm. Beraber büyümek ( ister bir sene olsun, ister 20) dünyanın en romantik, en sıcak, en güzel şeyi. En yakın arkadaşlarınla pijamalarla yatakta oturup saatlerce kıkırdamak, eski sevgilileri yâd etmek, verdiğimiz saçma kararlarla dalga geçmek… Platonik aşkı arkadaşlarımla çok hissediyorum. Bazen onlarla zaman geçirirken o kadar iyi hissediyorum ki gözlerim doluyor. Arkadaşlıktan gelen yoğun sevgi en sevdiğim ve önemsediğim duygulardan biri. Arkadaşlarımız, iyi ki varlar!!
Hatta algoritmam bu duruşumu anlamış olacak bana durmadan şu tarzda reels önerilerinde bulunuyor:
Ne güzel olurdu, en yakın arkadaşlarımızla ev satın almak. Bunu yapan bir tanıdığım var. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Tuhaf gelmişti böyle bir yatırımı arkadaşıyla yapması — sonuçta onunla çok da uzun bir süre yaşamayı planlamıyordu ( ikisi de sevgili yapmak, evlenmek, vs. istiyorlar). Ama ilişkilerde de başlayıp bitebiliyor, arkadaşlıklar da. Birkaç sene bile beraber mutluca yaşanacaksa ve aynı zamanda bir yatırım yapılabilecekse, en yakın arkadaşınla yaşamak kadar güzel bir şey var mı? Yok. Tabii benim ev alacak param yok, o ayrı konu.
The Cut yazarı Kathryn Jezer-Morton, en yakın arkadaşı ile ev satın alan NPR Weekend Edition Sunday sunucusu Ayesha Rascoe ile nasıl böyle bir adım atmaya karar verdiklerini konuştu. Boşanmış ve çalışan iki anne olarak finansal yüklerinin ve sorumluluklarının çok olduğunu söyleyen Rascoe, 15-yıllık arkadaşı ile beraber yaşama kararını ‘gideceği yere kadar gidecek,’ iki kişinin de yükünü hafifletecek pozitif bir karar olarak görüyor. Çocukları uzun süredir arkadaş, meslekleri konusunda birbirlerine alan tanıyabiliyorlarmış ve ‘romantiklik’ faktörü olmadığı için de herkes sorumluluklarının ve beklentilerinin çok farkında olarak ilerliyormuş.
Ekonomik olarak giderek zorlandığımız bu dönemde, ne dersiniz, en yakın arkadaşınızla ev alır mıydınız? Yorumlarda buluşalım.
Upppppuzun girişimden anladığınız ( ya da doğrusu çok da anlayamazdınız bence) bu haftanın konusu yine bir sorudan türedi; Kasımda aşk başka mıdır?
Bu hafta nelerimiz var?
🍿 Melda, bizi kasımda aşk başkadır söyleminin başladığı yere götürüyor ve konu Keanu Reeves/Charlize Theron ikilisine bağlanıyor.💘 Serra, British Vogue’da çıkan bir yazıya karşılık olarak soruyor: ‘erkek arkadaşının olması gerçekten utanç verici mi?’🤳 Kardelen, partner bulmanın uygulamalar aracılığıyla ticarileştirilmesi ve gerçek insanların verilerle pazarlanması üzerine yazıyor. Bizim aşka karşı duruşumuz belli oldu…Keyifli okumalar,
Yasmin
Sweet November’dan Nerelere…
Kasımda Aşk Neden Başkadır?
Yazı:
Her kasım geldiğinde içim ürperir ve o malum laf hayatımıza giriş yapar. Hayır, bu laf Şahane Kasım Fırsatları ve onun yüz elli beş türevi olan Black Friday adaptasyonlarından birisi değil. Daha eski, daha bizden, daha insanı insanca insana anlatma sanatı tarafından. Evet bildiniz, kasımda aşk başkadır!
Peki ama neden başkadır? Nasıl başkadır? Ve kim bunun böyle olduğunu iddia etmiştir.
Bültenin ‘’Kasımda Aşk Başkadır’’ çatısı altında hazırlanacağını öğrenene kadar tüm kasımlarımızın tam ortasına yerleşmiş olan bu klişeye dair böyle sorular sormamıştım. Benim için her yıl kasım ayı geldiğinde tekrarlanan bir geyikti sadece. Sonra zihnimde bizde ‘’Akıl Oyunları’’ adıyla vizyona giren kült filmin kült sahnesinde olduğu gibi sorular belirdi.
İşin ilginç yanı zihnimde beliren sorulara aldığım cevap da bir başka filmin bizde vizyona giren adıyla alakalıydı.
Neyse, böyle anlatmaya devam edersem kimse anlayamayacak. Sinefilliği bırakıp mevzuyu açıklıyorum.
Yıl 2001. Charlize Theron ve Keanu Reeves Sweet November adında bir romantik / komedi filminde bir araya geldi. Ve bu film Türkiye’deki sinemalarda başka bir isimle yer aldı: Kasımda Aşk!
Türkiye’deki dağıtımcıların filmin adına daha duygusal ve daha çarpıcı bir ton eklemek için yaptığı bu yaratıcı çeviri hamlesi sadece bir film adı olmakla sınırlı kalmadı. Zaten 90’lardan beri pompalanmakta olan ‘’Romantik Kasım’’ klişesine adeta benzin döktü. Romantik filmlerin altın çağını yaşadığı 2000’li yıllarda da iyice yerini güçlendirerek bugünkü haline kadar evrildi.
İşte böyle, film gibi bir hikayesi varmış bu klişenin. Açıkçası bu lafın hikayesinin böyle olması beni şaşırttı. Biraz da hoşuma gitti. Bu bilgiyi öğrendiğimden beri kasımda aşk başkadır söylemi bana daha az klişe gelmeye başladı. Filmi de merak ettirdi. İlk fırsatta izleyeceğim.
Erkek arkadaş utanç verici mi?
Sanki utanç veren başka şeyler var…
Yazı:
“Evet, başka derdimiz mi kalmadı?” dedirten o tartışma… O meşhur soru. British Vogue’un ekim sonunda yayınladığı, Chante Joseph’in kaleme aldığı “Is having a boyfriend embarrassing now?” yazısı hepimizin önüne düştü. Düşmese bile algoritma özenle itti zaten; çünkü tartışma potansiyeli yüksek her konu gibi bu mesele de sosyal medyanın o hızlanma tüneline girip küresel bir gündeme dönüştü.

Chante yazısında heteroseksüel kadınların ilişkilerini paylaşmak istememelerinden, nazardan, “yalnız kadın” imgesinin daha ilgi çekici bulunmasından ve hatta “kendini gerçekleştirme” fikrinin giderek yalnızlıkla özdeşleşmesinden söz ediyordu.
Ben de sosyal medyayı çoğu zaman işi için kullanan (ve nazara da inanan) biri olarak uzun süreli ilişkilerimin hiçbirini paylaşmadım diyebilirim. Ama bu, Chante’nin ima ettiği “cringe” hissinden değil; özel hayatın sınırsız görünür olması gerektiğine inanmamamdan. Bir ilişkinin sergilenmemesi, onun sorunlu olduğu anlamına gelmez; bu tam olarak kişisel bir tercih. Fakat tartışmanın asıl odağı burada değil. Asıl mesele, bu sorunun neden bir anda dünya çapında bir yangına dönüştüğü. Neden New York’un belediye başkanı bile bu konuda fikir bildirdi? Ve neden bu konu bu kadar kişisel yaralara dokundu?
Asıl utanç verici olan ne ya da herhangi bir şey utanç verici mi?

Reddit’e baktığınızda, özellikle AskWomenOver30 başlığı altında mesele “erkek arkadaş sahibi olmak” değil, ilişkilerdeki emek dağılımı, güç dengesi ve ataerkil kalıntıların yarattığı yük. Kadınların çok büyük bir kısmı, ebeveyn nesillerinden devraldıkları sorunlu ilişki kalıplarının onları da yutmasından endişe ediyor. Birçoğuna göre utanç verici olan ilişki değil; çoğu erkeğin hâlâ minimal eforla bile kadınların hayatının merkezine yerleşebilme becerisi.
Ve bunda haksız değiller.
Asıl problem “erkek arkadaş” değil; asıl sorun, romantik ilişkiyi bir varlık–sahiplik ilişkisine indirgeyen, kadınların varlığını partneri üzerinden tanımlayan kültürel ve ekonomik yapı.
Bu yapı, patriyarkal normlar ve mizojinist yaklaşımlarla güçlendirilmiş durumda. Erkeklerin çoğu, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, kadınların hayatında merkezi bir rol üstlenmelerini ve kararlarını, sosyal statülerini ya da üretkenliklerini gölgelemelerini bekleyebiliyor. Kadınların özgür iradeleri ve kendi kimlikleri, bu bağlamda sıklıkla erkeğin varlığıyla ölçülüyor; tıpkı bir sahiplik objesi gibi. Dahası, pek çok erkek ilişkilerine gereken emek ve özeni göstermiyor; kendini geliştirmeyi ve partnerle eşit sorumluluk paylaşmayı ikinci plana atabiliyor.
Bugünün dünyasında ilişkiler yalnızca duygusal bağlar değil; aynı zamanda kapitalist öznenin performans alanları. Kişisel markalaşma, görünürlük ekonomisi, sürekli performans hâli…
Tüm bu mekanizmalar, romantik ilişkilerin içine kadar sızmış durumda. Yeni trendlerin, kendini-pazarlama kültürünün ve sosyal medya ekonomisinin içinde yalnız kalabilme cesareti, özellikle kadınlar için bir güç göstergesine dönüşüyor. Sonsuz dating uygulamaları, sınırsız görünürlük, sürekli etkileşim çağında “yalnız olmayı seçmek” gerçekten radikal bir tercih. Çünkü romantik pazar hâlâ “aa neden yalnızsın ki, birini bul hemen” mantığıyla işliyor.

Dolayısıyla utanç verici olan ilişkilerin kendisi değil; ilişkilerin sosyal medya mantığıyla değerlendirilmesi.
Bu noktada soru zorunlu olarak şu hale geliyor:
Gerçekten takipçilerinizin ilişkiniz hakkında ne düşündüğü bu kadar önemli mi?
Daha da sert sorarsak:
İlişkiler bir meta mı?
Sosyal medya buna “evet” demeye çok hevesli.
İlişkinin görünürlüğü, etkileşim potansiyeli, birlikte içerik üretme ihtimali…
İlişkiler kapitalist platform mantığında bir ürün kategorisine dönüşüyor.
Bu nedenle birçok insanın ilişkisini sosyal medya kimliğinin merkezine koymaması çok doğal.
Chante’nin yazısı tam da burada önemli bir noktayı açığa çıkarıyor: Mesele “erkek arkadaş utanç verici mi?” değil; “ilişkilerimizi hangi yapılar belirliyor?”
Yakın zamanda bunun ilginç örneklerinden biri Zohran Mamdani’ydi. Gençliği, göçmen kimliği ve siyasete yaklaşımı kadar, eşinin sosyal medyada pek diğer siyasetçilerden görmeye alıştığımız sıklıkta sosyal medyasının her yerinde yer almaması bile tartışma konusu oldu.
Oysa eşi Rama Duwaji kendi alanında bir sanatçı; sosyal medya onun portföyü. Orada kocasının kampanyasına yer vermemesi neden garip olsun?
Bu örnek aslında tartışmanın özünü aydınlatıyor: Bireylerin kendilerini partnerlerinden ayrı düşünebilmesi, sosyal medya kimliklerini kendi üretimleri üzerinden kurabilmesi yeni bir norm hâline geliyor.
Ve heteroseksüel ilişkiler için belki de en radikal şey tam olarak bu:
“Aşk var, ilişki var, ama bu benim merkezimde olmak zorunda değil.”
Chante Joseph’in yazısına gelen tepkiler, milyonlarca izlenen videolar, markaların trende atlaması, erkeklerden gelen agresif yorumlar, heteronormatif ilişki düzeninin çatırdadığını gösteriyor. Çünkü kapitalizm yıllardır şu eşitlikleri sattı:
Mutluluk = ilişki
Başarı = ilişki
Tamlık = ilişki
Ama bugün ilişkilerin bu kadar “pazarlanabilir” olduğu bir dönemde, yalnız kalmak bile sisteme çomak sokuyor. Bir kadının “yalnızım ve bu bilinçli tercihim” demesi tehditkâr geliyor. Çünkü bu, erkeklerin ve kapitalizmin uzun süredir elinde tuttuğu bir gücü elinden alıyor: Kadının ilişkide olma zorunluluğu.
Dazed’in bu tartışmaya dahil olup “Love is not embarrassing” demesi boşuna değil. Dazed yazarı Serena Smith, tartışmanın özünü şöyle özetliyor: “Utanç artık hayatlarımızı yönetiyor. Herkes gözleniyormuş gibi hissediyor. Kimse sakil görünmek istemiyor.”
Yani mesele yalnızca ilişkiler değil; algılanma kültürü.
Sürekli izleniyor olma hissi.
Duygularımızı bile “seyirciye uygun” bir forma sokma ihtiyacı.
Serena’nın “influencer olmayan insanların bile influencer gibi düşünmesi” tespiti, tartışmanın en çarpıcı noktası. Artık sıradan bir insan bile “Partnerimi gösterirsem marka tutarlılığım bozulur mu?” diye düşünebiliyor.
Oysa aşk bir performantif bir eylem değil; iki insan arasında kurulan gerçek bir bağ.
Bu yüzden bence mesele çok net:
“Erkek arkadaşın olması utanç verici” değil. Evet, erkeklere bayılmıyor olabiliriz ama konu bu değil şu an.
Belki de utanç verici olan; ilişkileri sosyal medya kapitalizmine göre ölçmek.
Etkileşim, görünürlük, içerik üretilebilirlik üzerinden değerlendirmek.
Ve en önemlisi, kendi hayatımızın merkezine kendimizi değil, romantik statümüzü yerleştirmek.
Tartışmayı buradan okumak gerekiyor.
Peki sizce?
Evet küçük bir reklam molası… 20’lik Dergi no.1 satışlarından belki de aşina olduğunuz 20’lik Dükkan’da yeni ürünler var! Adını ‘Halden Anlayan Şapkalar’ koyduğumuz şapkalarımız mesela… Ama yeni bir ürünümüz daha var! 99/100 işbirliği ve Öykü Uralgil’in inanılmaz tasarımlarıyla rakı bardakları çıkardık.




Rakı sofrasında konuşulmayan şey yoktur.
Kimi zaman neşe, kimi zaman keder...
Ama hep dostluk, hep anlayış vardır.
Kavun, beyaz peynir ve muhabbetin yanında
Sofranın asıl eşlikçisi, 20’lik Bülten Rakı Bardakları.
Kısacası, dostlarla kurulan her sofranın üstüne bir 20’lik bardak yakışır.
2’li bardak seti satın almak için ve dükkanımızdaki diğer ürünleri keşfetmek için👇
Satışlarınızdan kazandığımız para yazar teliflerine ve 20’lik Dergi no.2’ye gidecek <3 Dergi no.2 demişken, hala no.1’i almadıysanız, onu da dükkandan alabilirsiniz!
Ey Aşk, Flört Uygulamalarını İndirir Gibi!
Sağ, sol, penaltı, gol.
Yazı:
Kriterler uygunsa sağa, değilse sonsuzluğa uğurlanan profillerin “gerçek” insanlara ait olması bana hep tuhaf gelmiştir. Hiç kullanmadığım ancak yakın çevremden aşina olduğum flört uygulamaları, bir yandan yeni insanlarla tanışmayı hatta belki hayatınızın aşkıyla karşılaşmayı mümkün kılarken; öte yandan birinin boyunu, kilosunu, ilgi alanlarını birkaç satırlık verilere sıkıştırarak sunması, partner bulma meselesine neredeyse bir ürün pazarlaması havası veriyor.
Bu yüzden uygulamalar, romantizmi kolaylaştırdığı kadar garip bir şekilde ticarileştiriyormuş gibi de hissettiriyor. Birini etkilemeye çalışmaktan ziyade profilinizi tutarlı ve çekici göstermeye uğraşmak, ilişkiye emek harcamaktan ziyade uygulamanın premium-paketlerine yatırım yapmak, birini gerçekten tanımaya çalışmak yerine sağa sola kaydırarak zamanı tüketmek… Her filminin günümüz versiyonununda flört uygulamaları, insanı nasıl ticarileştiriyor?
Verilerle çöpçatanlık
Flört uygulamalarına dair bilgim yakın bir arkadaşımın uygulamayı aktif olarak kullanılmasıyla başlamıştı. İstanbul gibi iki kıtayı birleştiren bir şehirde, uygulamadan tanıştığı biriyle buluşmak için kıta değiştirdiğini anlatırken; bir süre sonra metrobüse binmek istemediği için görüşme alanını kendi semtiyle sınırlandırdığını, en sonunda ise yalnızca birkaç sokak ötesindeki profillere baktığını söylemesi beni gerçekten şaşırtmıştı.
Hayatına girecek bir insanı böylesine sınırlı tesadüflere bırakmak ve birkaç telefon hareketiyle sürecin neredeyse tamamını kontrol edebilmek hem aşkın büyüsünü gölgeliyordu hem de fazlasıyla teknolojik ve hatta mekanik bir his veriyordu. Sürekli yeni insanlarla tanışmak, birkaç günü bile zorlayan kısa görüşmelere girişmek, birbirinden farklı tiplemelerle sohbet etmek ve her şeyin mekanik olması — bunların hiçbiri bana göre değildi.
Bu yazıyı yazmaya karar verdikten sonra binlerce kişinin kullandığı uygulamaları araştırmaya koyuldum. Pozitif ayrımcılıkla ünlü Bumble’dan kişilik testleri yapan OkCupid’e, dünya çapındaki kullanıcıları bir araya getiren Badoo’dan ciddi ilişki arayanların yeri Hinge’e kadar çeşitli uygulamaların olduğunu fark ettim. Çeşitli uygulamalara rağmen içerikler ortaktı: Kendinle ilgili bilgileri sayılarla paylaşma ve karşı tarafı da sayılarına bakarak seçme. Uygulamaların bir de premium hesapları var ki -asıl şaşırdığım olay- partner arayışınızı daha hızlı ve verimli hale getirerek zaman ve enerji tasarrufu sağlamayı vaat ediyor. Ancak aşkı ve romantik bağları bir ürün gibi hızlandırmak ve optimize etmek sizi doğrudan bu ticari mekanizmanın içinde konumlandırıyor. Duygular ve ilişkisel deneyimler ekonomik sisteme ekleniyor.
Beğendiğimiz düzgün burunlara, karın kaslarına, yeşil gözlere rağmen tamamıyla zıt özelliklere sahip kişilerin bir lafına, sözüne, ince hareketine âşık olabiliyorken sadece sayısal verilerini bildiğimiz kişilerle ilişkiye başlamak ne kadar tatmin edici? Ya da esas soru, ilişkinin ya da tanışmanın teknoloji aracılığıyla piyasalaştırılması kime, ne kadar yarıyor?
Şirkete kâr in, duygular out
2023 yılında yapılan bir araştırmaya göre, insanların %44’ü Tinder ve Hinge gibi uygulamaları uzun ve ciddi ilişkiler için kullanmaya yönelirken, %40’ı ise bu platformları geçici ilişkiler için kullanmayı tercih ediyor. Ne var ki uzun ilişki istediğini söyleyen bu %44’lük gruba rağmen araştırmalar, flört uygulamaları üzerinden tanışıp evlenen çiftlerin; sosyal çevre, sokak ya da herhangi bir çevrimdışı ortamda tanışarak evlenenlere kıyasla ilişkilerinden daha az tatmin olduklarını gösteriyor. Bu araştırmalara bakıldığında, uygulamalar aracılığıyla ancak çok düşük bir oranda hayatınızın aşkını bulmanız mümkün.
Sizin kurduğunuz romantik hayaller bir yandan Tinder, Hingeve OkCupid gibi uygulamaları Match Group’un en kârlı platformları haline getirirken, diğer yandan da binlerce çalışanın işini sürdürebilmesine aracılık ediyor. Yoğun rekabetin ve kişisel pazarlamanın hâkim olduğu bu platformlarda gerçek aşkı bulma ihtimaliniz ise ne yazık ki oldukça düşük. Ama tabii bulanlar var, onlara bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz.
Flört uygulamaları Türkiye’de nasıl algılanıyor?
Piyasalaştırma, metalaştırma, ticarileştirme gibi terimleri bir kenara bırakır ve uygulamaların kullanıcılar üzerindeki etkilerine bakarsak mağdur edilen yine kadın oluyor. Heteroseksüel ilişkiler özelinde, “gerçek” hayatta bir insana güvenerek buluşmak bile neredeyse sorunken, özellikle kadınlar için uygulamalar aracılığıyla tanışılan erkeklerin güvenilir olup olmadığını ekstra sorgulayan bir kesim bulunuyor. Tabii bir de, farklı kesimler tarafından hâlâ tabu sayılması, uygulamaların “takılma uygulamaları” yaftasını üstlenmesine neden oluyor.
Haliyle toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri yeniden ve yeniden türüyor. Belki de bu sebeptendir ki özellikle kadın kullanıcılar kendi verilerini doğru olmayan bir şekilde paylaşıyordur, ne dersiniz? Sonuç olarak flört uygulamaları, modern romantizmi hem kolaylaştıran, hem ticarileştiren, hem de kadın-erkek eşitsizliğini bir kez daha görünür kılan bir çelişkiler yumağı sunuyor. Sayılar, filtreler ve ilişkinin bile her evresinde olmayan premium özellikler üzerinden yürüyen bu mekanizma, gerçek bağlar kurmak yerine ilişkileri bir tür tüketim nesnesi haline getirebiliyor. Belki de asıl mesele teknoloji aracılığıyla piyasalaştırılan romantizmin, insanın tesadüfi ve derin bağlantı kurma yetisini ne ölçüde gölgelediğini fark etmektir.
💘 Evet biz bu hafta kasımda aşkı sorguladık.
🤓 Haftaya ise beklenmedik bir durum var… 30’luklar 20’liği ele geçiriyor!!
✨20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
💌 O zaman haftaya _benzer_ bir saatte görüşmek üzere diyelim mi? ✨
Şerefe!
Yasmin
























