Koca bir kase makarna gibi huzurlu
İki parça mısır gibi zorlayıcı
Sevgili 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız? İyisinizdir umarım. Sosyal medya hesabımızdan görmediyseniz biz bu 29 Ekim’i ekipçe geçirme kararı aldık ve Beca’da bir araya geldik.
Hasret giderme ve çeşitli konular üzerine konuşmakla beraber bir görevimiz vardı. Biliyorsunuz bültende yemekten bahsetmeyi, bir şeyleri başka şeylere bağlamayı çok seviyoruz. Bu buluşma aynı zamanda beraber yazma pratiği olsun dedik ve Beca’nın brunch menüsünden birer yemek seçip bizde çağrıştırdığı konular üzerine yazdık.
Ekipten bize katılamayanları de uzaktan ve ufaktan zorbaladık:
Ortaya çıkanları paylaşmadan önce kendi seçtiğim yemekten ve beni düşündürüğü konudan bahsetmek istiyorum.
Köz Patlıcanlı Fusulli
Çocukluğumdan beri fusulli, benim en sevdiğim makarna şekilleriden biri olmuştur. Sarmal şekilli bu makarnayı iki avucuma sığan renkli bir kasenin içinde, bol sosla yemek favori yeme deneyimlerim arasında. Fusulliye sarmal makarna ya da tirbuşon da diyorlar ama şekli, bence, Slinky’e benziyor.


Bu makarnanın özellikle domatesli bir sosu kıvrımları arasında inanılmaz tuttuğunu ve bol parmesanla dünyanın en huzur verici yemeklerinden biri olduğuna inanıyorum. (Bu arada reklam değil demek komik olacak ama Beca’daki fusulli alla vodka çok lezzetli).
Büfede de bu makarnayı görünce direkt kaseme kaşıkladım. İsli patlıcan püresi, küp küp kesilmiş kuru domatesler, fesleğen filizi ve tulum peyniri ile bana bir tık imam bayıldıyı da andırdı. Yerken eğlendim. Yemesi EĞLENCELİYDİ. Sonra da bu eğlence konusu üzerine kafa yordum. Artık neden eşyaların, özellikle gündelik hayatımızda sıkça kullandığımız eşyaların, tasarımları eğlenceli değil? Bizi daraltan, üzen şeylere tepki olarak daha çok renk, ilginç şekil kullanmamız gerekmez mi?
Arabalarla ilgili de düşünürüm bunu hep. 1950’lerdeki arabaların renkleri, tasarımları ne kadar havalı, ne kadar ilgi çekiciydi mesela. Ya da telefonlar? Yahu benim kuzenimin yuvarlak bir telefonu vardı.
Tabii ki aslında sormuyorum, çünkü nedeni ile ilgili bir fikrim var. Ekonomik verimlilik ve seri üretim, minimalizmin ‘the’ estetik kabul edilişi ve dijitalleşmenin yarattığı tekdüzelik gibi başlıklar aklıma geliyor. Tasarım kuramcısı Klaus Krippendorff, The Semantic Turn: A New Foundation for Design (2006) kitabında tasarımın işlevsellik yerine, nesneyi kullanan kişiyle kurduğu anlamsal ilişkiye odaklanması gerektiğini yazıyor.
Tasarımın bir dil olduğunu savunan Krippendorff, modernleşme ile bu dilin fazla sadeleştiğini ve tekdüzeleştiğini belirtiyor.
Bu tekdüzelik hayatın her yerinde kendini gösteriyor. Görünüşümüz, tarzımız, düşüncelerimiz, hayallerimiz, seçtiğimiz yol, beklentilerimiz de etkileniyor. Nasıl etkilenmesin. Ama ben bu kalıplaşmış, utilitarian bakış açısından biraz da olsa uzaklaşmaya çalışıyorum. 20’liğiz, fusulli gibiyiz, kıvrık kıvrık, hoplayan, zıplayan, bazı şeyleri tutan, bazılarının akıp gitmesine izin veren, sımsıcak, tanıdık ama her seferinde biraz farklı 20’likler.
Bu hafta (menüde) neler var?
🍽️ Cody Mehmet, büfeye bakıyor, büfe ona. Tabağına nelerden koysa acaba… 🌽 Ayşe, Corn Ribs üzerinden neden zor şeyleri sevdiğimizi sorguluyor. 🫐 Gözde, böğürtlenli ekmeği seçiyor ve tatlısıyla tuzlusuyla 20’lik olmaktan bahsediyor. 🥣 Zeynep, spirulina bowla tedbirle yaklaşıyor. Peki sonra düşünceleri? Okursunuz yazısında artık. Keyifli okumalar!
İncir Çekirdeğini Dolduramayan Seçimler
Bu yazıyı şu şarkı ile okumanız önerilir: I Don’t Want To Be - Gavin DeGraw
Yazı:
Elimde tabak. Önümde açık büfe. Liste kabarık. Narenciye salatası, avokado salatası, çeri domatesler, böğürtlen ve Beca soslu kahvaltı salatası, ekşi maya ekmek, ıspanaklı ekmek, somon ve kale salatası, mısır ribs, istiridye mantar, french toast, pankek kulesi ve daha onlarcası. Herkes bu anı bekliyormuş, bu an için bütün hazırlıklarını yapmış ve sabah evden çıkmadan önce yemek istediklerini çoktan belirlemiş gibi hızlı bir şekilde tabaklarını dolduruyor. Sanki elleri zaten neyi alacaklarını biliyormuş gibi onları yönlendiriyor.
Biraz ekşi maya ekmek üzeri somon, biraz kale salatası.
Sıradaki.
Biraz balkabağı waffle, biraz marmelat ve taze meyveler.
Sıradaki.
Ben mi? Geride, sanki bir müzede, önümdeki tablonun ne anlatmaya çalıştığını çözmeye çalışır gibi bakıyorum. Ne yemek istediğimi bilmediğimden değil, yanlış anlaşılmasın. Biliyorum aslında. Önce tuzlulardan karışık bir tabak yapacağım, biraz karbonhidrat, çok az yağ ve bolca protein. Lifleri de unutmamalı. Sonra tatlılardan yumuşak, puf bir pankek alacağım, üzerine çok az marmelat ve tatlılığı dengelemesi için yaban mersini koyacağım. Planım bu. Aslında gayet net. Peki neden harekete geçemiyorum?
Bundan bir yıl önce ilk büyük dövmemi yaptırmıştım. Bir dalda iki büyük incir. İki ana nedeni vardı. İlki çocukluğumda, babaannemi ziyarete gittiğimizde bahçesinde bulunan büyük incir ağacını hatırlatmasıydı. İncir ağacının dalları esnektir, çabuk bükülür. O yüzden dikkatli hareket etmen gerekir. Üzerinde durmak zordur. Bir yıl boyunca görüşmediğim kuzenlerimle o incir ağacının dallarında toplanırdık. Diğer nedeni ise yıllar önce Sylvia Plath’in bir eserinde okuduğum bir paragraftı ve beni, hayatta veremediğim kararları, ve bunun doğurduğu sonuçları çok iyi bir şekilde anlatıyordu.
Kitapta hayatını, bir incir ağacına benzetiyordu. Dallanıp budaklanan, ve her dalın ucunda tombul, mor incirler gibi eşsiz bir geleceğin onu çağırdığını söylüyordu. İncirlerden birisi bir eş, mutlu bir yuva, bir diğeri ünlü biz ozan, bir diğeri profesör, öbürü dünyaca ünlü bir bilim insanı ya da olimpiyat şampiyonu… Kendini ağacın önünde oturup hangi inciri seçeceğine bir türlü karar veremeyerek buluyordu. Hepsini ayrı ayrı istiyor ama birini seçmek ötekileri kaybetmek demek olduğu için harekete geçemiyor ve incirlerin birer birer kararıp, dallardan dökülüp yok olmasını izliyordu.
Kendimi açık büfedeki onlarca lezzetli şeye bakarken bulmam dövmemi, dövmeme ilham olan yazıyı, şu an hayatımın sonuna kadar ne yapmam gerektiğine karar veremememi ve karar verememenin getirdiği özgürlüğü hatırlattı.
Evet, karar verememenin getirdiği özgürlük.
Şu an istediğim her şeyi seçmekte özgürdüm, çünkü haftaya bu açık büfe yine burada olacak ve ben bu hafta seçmediğim şeyleri seçebileceğim. Belki de bu hafta seçtiğim şeyi tekrar alacağım çünkü gerçekten seveceğim.
Ve orada, açık büfe önünde beklerken konunun açık büfe ile ilgili olmadığı fark ettim.
Şu an bu yazıyı yazarken dinlediğim şarkıda da dediği gibi:
I’m tired of looking ‘round rooms, wondering what I gotta do
or who I’m supposed to be, I don’t want to be anything other than me
Bu arada merak edenlere, önce ekşi maya ekmek üzeri somon ve kale salatası, frenk soğanlı ve parmesanlı omlet ve çeri domates salatası aldım. Sonra da balkabağı waffle, marmelat ve taze meyveler. Güzeldi. Mutluyum.
Bana Hayatı Sorgulatan Mısır Ribs
Allah Kahretsin, Biz Neden Hep Zor Olanı İstiyoruz?
Yazı:
29 Ekim. Cumhuriyetimizin 102. yılı ve biz 20’lik ekibi olarak Beca’dayız. Sevgili editörümüz Yasmin’in paylaştığı yemek story’lerine ağzım sulanarak Kadıköy’den Etiler’e geliyorum ve kendimi şahane atıştırmalıklarla dolu bir salonda buluyorum.
Açık büfe baş döndürüyor. Kendime hemen küçük bir tabak hazırlıyorum, biraz ondan, biraz bundan. Somon füme, adını bilmediğim bir şeyler ve o. Bana hayatı sorgulatan o aperatif. Yani bu yazının konusu: Allahın Belası Mısır Ribs!!!!
Tabaktaki tüm yemekleri hızla bitiriyorum, hepsi rahatça tüketiliyor ve beni hiçbir anlamda yormuyor. En sona Mısır Ribs’i bırakıyorum çünkü ben en sevdiğim yemeği hep en sona bırakırım. Yemeği sizlere Beca’nın menüsünde tarif ettiği kadarıyla anlatacak olursam; yatay olarak üçe, dikey olarak dörde kesilerek kızartılan mısır, bir tür et sosu, Jalapeno ve kişniş filiziyle servis ediliyor. Nefis, değil mi? Tabağımda nihayet sadece o kalınca birbirimize bakıyoruz ve aklımdan o soru geçiyor:
İyi de ben şimdi seni nasıl yiyeceğim?
Mısırı bilirsiniz; ilk buluşmada yenmemesi gereken yiyecekler arasına kabuklu deniz ürünleriyle birlikte tepeden giriş yapar. Sadece kendinizi gerçekten ÇOK güvende hissettiğiniz insanların yanında, mümkünse denize yakın bir konumda ve bol tuzla tüketilir. Tadı yaz mevsimi gibidir. Peki hiç düşündünüz mü, şık bir restoranda mısır nasıl yenir?
Mısırı çatala saplamaya çalışıyorum, olmuyor. Elime alıp kemirsem? Bunun için fazla soslu. Tabağa bakarken aklımdan geçenler artık sadece sıradan bir atıştırmalık değil de hayatın aslında bize ne kadar çok Mısır Ribs sunduğu. Zor bir aşk. Karmakarışık ilişkiler. Hangi ucundan tutulacağı, nasıl halledileceği belli olmayan işler. Söyleyin bana, insan neden hep çetrefilli olana meylediyor? Düz yollardan, kolay lokmalardan sıkılmak insanlığın bir defosu mu?
Evet, o tabakta çok daha basit, yumuşak ve en az Mısır Ribs kadar lezzetli başka yemekler de var: kremalı üzüm, turunçgil salatası... Rahat ve huzurlu olan şey tabağın orta yerinde sakince yatıyor ama biz onu istemiyoruz ki. Çatalımız dolambaçlı olanı arıyor. Emek vermek istiyoruz. Emek verdiğimizi seviyoruz. Bir şey ne kadar zahmetliyse o kadar çok yer ediyor zihnimizde. Belki de kendimize bir şey ispat etmek istiyoruz. Tıpkı bana bu yazıyı yazdıran lanet olası Mısır Ribs gibi. İlişkilerde de öyle. Bizi koşulsuz seven birini değil, biraz eksik seveni unutamıyoruz. Her şeyin yolunda gittiği günleri değil, ağlayarak anlam aradığımız geceleri hatırlıyoruz... Üzümü değil, mısırı seviyoruz.
İşte böyle. Peki, sonuç olarak, ben bu şeyle nasıl baş ettim? Bir bıçak aldım. Tanelerini sabırla tek tek ayıkladım ve YEDİM GİTTİ.
İşin sonunda kendime ne ispat ettiğimi bilmiyorum ama zahmetinin beni yıldırmadığını biliyorum. Bir de çok lezzetli olduğunu.
Kendi hayatınızdaki Mısır Ribs’in de sizi yıldırmaması dileğiyle... Afiyet olsun.
20’lerim, böğürtlenli ekmeğim!
Tuzluyuz, tatlıyız, 20’liğiz…
Yazı:
20’li yaşlarıma başlarken bu bültende beni karşılayacak maceralar için ne kadar heyecanlı olduğumu ve her yıl kendime mektup yazdığımı anlatmıştım. Şimdi birkaç ay sonra 25 yaşıma girecek olmak beni zamanın bu denli hızlı akışı karşısında inanılmaz telaşlandırıyor. 20’li yaşlarımın ortasına gelirken zamanın 30’lara ne kadar çabuk ulaşacağını tahmin etmemek imkansız, ama şimdilik keyfim yerinde. Hey zaman, ben bir süre daha bu yaşlarda kalacağım, bilgine.
Brunch için buluştuğumuzda kahvemi ve gözüme ilk çarpan böğürtlenli ekmeği alıp bilgisayarın başına geçtim. Böğürtlenli ekmeği yerken tuzlu hamurun arasına süslenmiş böğürtlenlerle beklediğimden çok daha tatlı bir lezzetle karşılaştım ve 20’lerimin de şimdiye kadar böyle geçtiğini düşündüm. Biraz tatlı, biraz da tuzlu.
Hazır bir araya gelmişken yazar ekibimizin de 20’li yaşlarına dair tatlı-tuzlu dedikleri anları paylaşmalarını istedim.
Ayşe, 20’li yaşların derya deniz ihtimallerle dolu olmasından bahsetti. Karşımıza sonsuz ihtimal ve şans çıkabilir ama ‘hangi ihtimalin fraktalında istediğimiz o hayale çıkabileceğiz?’ veya ‘bu kadar ihtimal arasında hangi tercihimiz bizi daha mutlu edecek?’ sorularının cevabını bilmeden geçiyor 20’lerimiz.
Yasmin, hayatımızda birçok şeyi ilk defa yaşadığımız bu zamanlarda ‘dünyaları ben yarattım hissi’ de kaçınılmaz olduğunu ancak o yükselişin çöküşünün de çok sert olduğunu paylaştı.
Bir başka 20’lerin tadı tuzu: bağlandığımız işlerin, ilişkilerin geçici oluşunu bilmek ama yine de tutkuyla emek vermek. Her yaşımızda tanıştığımız bir sürü yeni insanı hayatımızda belli yerlere yerleştirmek, bu ilişkiler için çaba göstermek ve belki 30’lara ulaşamadan o insanlara veda etmek. İşte tam olarak bu yaşların böğürtlenli ekmeği! Mesela Zeynep, hayatının geri kalanında yapmayacağına emin olsa da bu yaşlarda su altı dalışına tutkuyla bağlandığını bunun için eğitim aldığını anlattı. 20’lerinde tutkuyla bağlanmak, mevsimin geçiciliğine emin olmak ama o mevsimin tüm tatlarını içinde yaşamak gibi geliyor.
Cody Mehmet ise 20’lerin yalnızlığından bahsetti. “20’lerimde en zorlandığım şey ilişki açısından yalnız olmamdı. Çevremdeki herkes ilişkileri, kalp kırıklıklarını, aşkı, deneyimliyordu. Bunlar benim için zordu. 20’lerimde en keyif aldığım şey yine ilişki açısından yalnız olmamdı çünkü özgür hissediyordum, her şeyi istediğim an yapabiliyordum ve düşünmem gereken birisi yoktu. Bu arada burcum yay, yükselenim yengeç.”
Biraz Böğürtlen, Biraz da Hayırlısı!
25 yaşıma yaklaşırken kendi deneyimlerimden yola çıkarak bu yaşlarla ilgili paylaşmak istediğim birkaç konu daha var. Her şey en başında tuzlu bir hamurun kabarması için sarf edilen büyük bir çabayla başlıyor, bolca alın teri, yeterli miktarda kabartma tozu ve bolca un! Fırın ısınana kadar bir süre bekliyorsun ama pişmeye hazır olduğun an renk cümbüşü başlıyor işte, artık tüm meyvelerinle pişmeye hazırsın. Zaman sandığından çok hızlı akıp geçiyor, o yüzden unutma, pişme vaktin bitince de alıştığın yerden çık. Tatlandırabildiğin kadar tatlandır kendini ve hayatını. Fırsatın varsa bu tattan keyif alacak dostlarını, aileni topla masanın başına.
Sağlıklı Şeylerde Bugün: Spirulina Bowl…
“Hiçbir zaman sağlıklı şeylerle aram muhteşem iyi olamadı, onlara hep bir moda akımı gibi yaklaştım. “
Yazı:
Pankek’ime eşlik edecek egzotik bir şeyler arıyordum. Çeşitliliğin büyüsünden dolayı hemen ilk gördüğümü tabağın yanına iliştirmek istemiyorum. Açık büfede olmanın tatlı gerginliği üzerimde, gözümle bütün ürünleri turlamaya çalışıyorum. Barın sonunda yemyeşil, yoğun ve yumuşak kıvamlı bu bowl’u gördüm. İlk düşündüğüm şey ne kadar ‘performatif’ bir yiyecek olduğuydu. Tamam anladık, en sağlıklı sensin.
Hiçbir zaman sağlıklı şeylerle aram muhteşem iyi olamadı, onlara hep bir moda akımı gibi yaklaştım. Glutensiz gıdalar, zibilyon tane faydalı tohum, lif odaklı tabaklar ve bağırsak dostu fermente ürünler… Ben onların zamanında üstümüzden çıkarmadığımız ve şimdi yüzüne bile bakmadığımız skinny jean pantolonlar gibi ömürleri olacağını düşünmüştüm. Tabi o zamanlar, geceleri gofret-kola ikilisi yapıp midemde kuş gibi hafifken harika uykulara dalabilen bir yapıdaydım.
Belli ki stresimin de daha az olduğu zamanlarmış, 20’li yaşlarımın ortalarında çeşitli mide rahatsızlıklarım ve alerjilerim çıkmaya başladı. Bir gece yarısı beni uykumdan uyandıran gastritimin acısıyla, ertesi sabah için karar verdim. Ne tükettiğime dair bir araştırmacı-gazeteci olacağım ve bana neyin iyi gelip gelmediğini bulacağım.
Besinlere ve sağlıklı yaşama dair bilgilerim anaokulu seviyesindeydi. Protein şart, karbonhidrat gerekli, yağlar sıkıntılı onları iyi eleyip tüketmek lazım… Eğitim-öğretim hayatım boyunca ne kadar şey öğrendiysem de hepsi konuya alakasızlığımdan ötürü uçup gitmiş. Gastroenterologumun (ne olduğunu bilmeyenler umarım öğrenmek zorunda kalmaz) ‘’Peki lifli gıdalar Zeynep Hanım, anladığım kadarıyla pek tüketmiyorsunuz?’’ demesiyle beynimin derinliklerinde ‘’lif vardı, o da önemliydi, tahıllar, bakliyat’’ sesleri yankılandı. Eve dönerken hemen pratik lifli tarifleri araştırdım ve kısa süre sonra benim de her arkadaşımda olduğu gibi yulaf, granola, kinoa vb. tohumlar mutfak dolabımdaki kalıcı yerini aldı.
Tabii bu kadar toy bir yerden besinlere bakınca sizi güvende hissettiren gelişigüzel ezberleriniz de oluyor, örneğin her zaman aklımda olan ‘’yeşilse iyidir’’ algısı. Sağlıklı beslenmekte profesyonel kulvarda yarışan arkadaşlarım var, onların beni götürdüğü her yerde, cehaletimle fazla vakit kaybetmemek için menüdeki en yeşil şeyi söylerim. Madem geldik buraya kadar, şanımız yürüsün derim ve henüz bu yargı beni şaşırtmadı. Bir şey yeşilse, gerçekten iyi.
Beca’da açık büfenin tüm cazibesinin içerisinde iddialı yemyeşil duruşu ve yaban mersini dokunuşlarıyla beni kendisine çeken o bowl..Granolalı, bakliyatlı, lif zengini…
Tadı, çoktan yıktığım ön yargılarım gibi. Hafiflik ve olgunluk hissettiriyor.
20’li yaşlarımın ilk yarısının yegane kahvaltısı olan dünden kalmış soğuk pizza, senin yerin kalbimde her zaman ayrı olacak. Fakat artık ben yeşil renk paletinin içinde yüzen lif kaynaklarını bulmaktan oldukça hoşnut haldeyim. Üstelik tadı baymayacak şekilde yumuşak ve pankek’im için iyi de bir yancı.
20’lik Dükkanı Ziyaret Ettiniz mi?
Evet küçük bir reklam molası… 20’lik Dergi no.1 satışlarından belki de aşina olduğunuz 20’lik Dükkan’da yeni ürünler var! Adını ‘Halden Anlayan Şapkalar’ koyduğumuz şapkalarımız mesela… Ama yeni bir ürünümüz daha var! 99/100 işbirliği ve Öykü Uralgil’in inanılmaz tasarımlarıyla rakı bardakları çıkardık.


Rakı sofrasında konuşulmayan şey yoktur.
Kimi zaman neşe, kimi zaman keder...
Ama hep dostluk, hep anlayış vardır.
Kavun, beyaz peynir ve muhabbetin yanında
Sofranın asıl eşlikçisi, 20’lik Bülten Rakı Bardakları.
Kısacası, dostlarla kurulan her sofranın üstüne bir 20’lik bardak yakışır.
2’li bardak seti satın almak için ve dükkanımızdaki diğer ürünleri keşfetmek için👇
Satışlarınızdan kazandığımız para yazar teliflerine ve 20’lik Dergi no.2’ye gidecek <3 Dergi no.2 demişken, hala no.1’i almadıysanız, onu da dükkandan alabilirsiniz!
🍽️ Evet biz bu hafta buluştuk ve güzel şeyler yedik.
🎺 Haftaya Bu Festival Bizim ile ilgili bir bültenimiz var!
🌟 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz. Artık TikTok’umuz da var, bekleriz.
✨ O zaman haftaya _benzer_ bir saatte görüşmek üzere diyelim mi? ✨
Şerefe!
Yasmin




















