Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız?! İstanbulluların bu hafta ağzından düşmeye cümleyi bir de ben söyleyeyim: “İstanbul bayramda ne güzel! Bomboş.” Vallahi öyle. Köprüyü 10 dakikada geçtim, gözlerim doldu mutluluktan. Bu cümleleri de babaannemlerde bayram yemeğinin ardından yazıyorum. Uzanmam lazım, çok doydum.
Bizim baba tarafında bayram yemekleri bir maraton değildir, 400 metrelik sürat koşusudur. Sofra kurulur, etli çiğ köfte yoğrulur, ekşi aşı çorbasının altı son bir kaynatılır. Pilav, kıyma ve kavurma ısıtılır, salatanın sosuna bakılır, zeytinyağlılar çıkarılır, sonra 3-2-1 tabanca atışı, haydi yallah sofraya. Yemekler servis edilir, lokmalar arası eski bayramlar, aile fertleri konuşulur, ne var ne yoklar geçer, gülünür, eğlenilir sonra bir bakmışız yemekler bitmiş. Eee biz de bitmişiz. Pantolon düğmesi açsak olmaz şimdi ayıp, ben akıllılık yapıp bol elbise giymiştim zaten. ‘Ay kendimizi hangi koltuğa atıp nefeslensek,’ diyene kadar bilinç dışımız tabakları toplayıp, tatlı servislerini açmış bile. Yok artık, bir dursaydık. Olmaz! Yarış devam ediyor. Sağımda bol şerbetli ekmek kadayıfı parlıyor, sağımda sopsoğuk bir karpuz ferahlatma sözü ile beni çağırıyor. Tatlıdan giriyor, meyveden çıkıyoruz. Bastırmak için çay, soda, kahveler dönüyor. Ama olmaz ki, bastıracak yer yok. Akşama kadar artık yemeyiz diyoruz, ama o sırada yeni aile fertleri ziyarete geliyor, ellerinde de çikolata… Almamak ayıp olur şimdi…
Bu hafta nelerimiz var?
‘Ah nerede o eski bayramlar’ cümlesini duymadığım ya da düşünmediğim bir bayram hatırlamıyorum. Eskiden daha kalabalık olan aile anılır, bayramın değerinin eksildiğini gözlemleyen aile büyükleri eski anılarını anlatır. Dünya dönüyor, bazı şeylere verilen değer azalıyor ya da şekil değiştiriyor. Bu değişim tabii bununla sınırlı kalmıyor. Bayramlara bakış açısını bırakın, mesleklere, modaya, politikaya, birey olarak kendimize bakış açımız değişiyor. Değişirken de kimi zaman geçmişe atıfta bulunuyor, kimi zaman da eski fikirleri yıkarak yeni bir dönem başlatıyor. Bunun bir mikro örneği de dövmeler (bayramdan girip nasıl dövmelerden çıktım).
Geçicilik, yaşam, ölüm, devamlılık, bağlılık, özgürlük gibi konseptlerin gündem ile yüzümüze bir hayli vurulduğu ve Z-jenerasyonu ile ilgili kalıplaşmış fikirlerin bol olduğu bu dönemde, bence dövmeler çok ince bir çizginin üstünde duruyor. Geçicilik ve kalıcılık arasında bir dengede vücutlarda hayat buluyor. Şu dünyada olduğumuz süre boyunca kalıcı; deriye işlenen mürekkep ile beraber içinde barındırdığı anlam ve anılar da kalıcı. Ama aynı zamanda çoğu şey gibi tamamen geçici. Eee n’aparsın işte tatlım ölümlü dünya.
Dövmelerin tarihine inen, Tattoo Histories: Transcultural Perspectives on the Narratives, Practices, and Representations of Tattooing adlı kitapta Sinah Theres Kloß, toplumda dövmenin çok farklı rolleri olduğunun altını çiziyor.
“Sosyal bireyler genellikle dövme yapmayı ve dövmeyi hayatın dalgalanmaları ve belirsizlikleri arasında istikrar yaratan bir şey olarak görüyorlar.”
Bununla beraber, Hindistan, Yeni Zelanda, Çin gibi birçok yerde de görüleceği üzere dövmeler çok eski gelenekleri, kültürleri ve kişilik/kimlik oluşumunu temsil ediyor.
Peki ilişki desen bağlanamaz, iş desen beğenemez, değişimin peşinde, eleştirinin eşiğindeki bu serseri neslimizin dövme ile olayı nedir?* Sanat ve semboller ile bireysellik arayışı mı? Belki. Kendini bir gruba ait hissetmek mi? Olabilir. Bir çeşit isyan mı? Mümkün. Günün sonunda nedenleri değişiyor.
Ben üstümdeki dövmeleri düşündüğümde ana temanın bağ ve hatırlamak olduğunu gözlemliyorum. İlk dövmemi yaptırmaya babamla gittim, dövmenin ‘cool’ olduğunu düşünüyordum, evet, ama asıl nedenim o dönemde anlamlı bulduğum bir hatırayı bedenimde tutmaktı. Üniversitenin ilk senesinde, yeni başlangıçlar, yeni bir şehir ve yeni arkadaşlıkların gazına gelip saçma bir dövme yaptırdım. Anısı benim için hâlâ o değişim enerjisini tutar, dövmenin kendisi komik olsa da. Üniversitede sanat stüdyosunda stick-n-poke dövme yapan bir çocukla tanışıp, arkadaş olmuştum. Onunla bir makale için röportaj yaparken de, bana dövme yapmasının havalı olacağını düşünmüştüm. Böylece ayak bileğimde, zar zor görülen bir yerde bir başka dövmem var. Anlamı, dövmeyi yapan kişi vefat edince arttı. Şu ana kadar dövme yaptığı herkes, üzerlerinde onun küçük sanat eserlerini taşıyor. Bunun gibi birkaç tane daha minik minik dövmem var. Daha çok yapmayı düşünmüyorum ama aslında hepsinin farklı anılara ve kişilere bağımdan geldiğini biliyorum. Bu nedenle de dövmenin fiziksel görünüşündense, ben anlamına odaklanıyorum.
Geçtiğimiz Eylül ayında unutma korkusu, bilgisayar bozulması ve fotoğraf çekme üzerine bir yazı yazmıştım. Hatırlamak için, ilişkilerin gerçekliğini kayıt altına almak için sanki illa ki fotoğraf gerekiyormuş gibi… Dövmelerle ilgili de sanırım aynı şeyi hissediyorum. Bir şeyi yakalamak ve bırakmamak. Onu tutmak. Geçicilik fırtınasının ortasında, fırtınanın gözüne ulaşıp, bir durağanlık arayışı belki. Belki. Sonra da amaaan diyorum. Sevmişiz, yaptırmışız işte n’olacak, en büyük problemimiz üstümüze kazıttığımız bir sembol mü gerçekten, bırakın sorgulamayın. Mina ne der? ‘It’s not that deep bro.’ Yani o kadar derin değil dostum.
Peki, bu hafta nelerimiz var?
💉Beliz neden dövme yaptırdığının bir manifestosunu bizimle paylaşıyor. Unutmamak? Orhan Pamuk? Detaylar yazıda.
🥜 Bu hafta çerezlik hikâyelerde dövmelerinizi ve bu dövmelerin anılarını sordum.
İyi okumalar!
*Bu söylemleri ironik olarak söylediğimin altını çizmek istiyorum. Hani ilk defa 20’liği okuyorsunuzdur ve bu yazıya denk gelmişsinizdir diye.
Hepinize sevdiklerinizle güzel bayramlar! Bol çiğnemeyi ve yavaş yavaş yemeyi unutmayın,
Çok sevgiler,
Yasmin
Bedenimin Haritası: Dövme Yaptırma Takıntımın Manifestosu
Neymiş? all art is quite useless-mış.
Yazı: Beliz
16 Haziran Cuma günü 10. dövmemi yaptırdım. Aslında hazır oradayken 3 tane birden yaptırdım. Küçük bir at nalı, bir boğa kafası ve bir mum şu an kolumda benimle beraber yeni bir hayata başlamış oldular. Sanatçım Alara (@alarussss) eldivenlerini takıp iğnelerini hazırlarken kollarımı inceliyordu. “Sanki hepsinin senin için derin bir anlamı varmış gibi hissediyorum” dedi. Alara’nın bu açıklamasından sonra nereden başlayacağımı bilemedim, o yüzden en başa dönüyorum.
Hep bir şeyleri unutacakmış gibi hissediyorum. Herhangi bir an nasıl hissettiğimi, ne yaşadığımı, ne söylediğimi, en çok da kendimi unutacakmış korkusuyla yaşıyor, her şeyin geçiciliğinin anksiyetesiyle başa çıkamıyorum bazen. En büyük çelişkim özgür bir birey olarak kendimi başkalarından ve bütün kalıplardan sıyırmaya çalışırken, aynı zamanda demir atacağım bir güven alanına ihtiyaç duymak. 18 yaşımda ilk dövmemi yaptırmamla beraber, bu liman bedenime seçtiğim küçük desenler oldu. Dövme yaptırmak o an olmak istediğim ben’in, o an var oluş şeklimin en saf hâlini vücudumda bir imge olarak kalıcılaştırıyor. Dünyanın gelgitlerini, kendi içimde yaşadığım değişimleri, türbülansları böyle dengeliyorum.
Yaşıtlarımda da dövmelerle kendini ifade etme isteğinin bulunduğunu ve popülerleştikçe de hepimizin istediğimizi yaptırmaya ve istediğimiz her an yaptırma lüksüne sahip olduğumuzu görüyorum. Birkaç arkadaşımla dövmelerimizi konuşurken, Fulin dövme yaptırmanın tanımını şöyle yaptı: “Benim için hayatım boyunca parçası olduğum, onunla birlikte yaratılmış olmayı dilediğim bir şey.” Kendimizi ciddiye almıyor olabiliriz ama dövme yaptırma aksiyonu bizim için ciddi bir iş.
Bununla beraber dövmelerin hiçbir anlamının olması gerekmiyor. Vücudumuzda bulunan işaret ve desenler sadece vücudumuzun bir parçası olabilir. İlk dövmemi 18 yaşımda yaptırdığımdan bahsettim. Özgürlüğümün, bireyselliğimin, kendimi ifade edişimin bir parçasıydı. Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanını okuyup hayatımı ve bütün vizyonumu değiştirdiği düşüncesiyle, Oscar Wilde’ın önsözüne yazdığı all art is quite useless’ı (sanat kullanışsızdır) koluma yazdırdım. Hemen ardından uzun bir süre hem romanı, hem Oscar Wilde’ın sanata olan bakış açısını uzun uzun herkese anlatmak durumunda kaldım. Olsun, zaten takıntılı olduğum konularda 35 saat konuşabildiğim için ‘Beliz kafa ütülüyorsun artık’ denilene kadar konuşabileceğimi düşünüyorum. Dövmelerin uzun ve derin konuşmalar başlattığının en büyük kanıtı olabilirim.
Oscar Wilde, sanatın kullanışsız olduğunu iddia etmesinin sebebini, yazdığı bir mektupla açıklıyor:
“Sanat, bir çiçek kadar işlevsizdir. Bir çiçek kendi için çiçek açar. Biz de açmış bir çiçek gördüğümüzde onun üzerinden sevinç dolu bir an yaşarız. Bir çiçeği satabilirsiniz ve onu kullanışlı bir hale getirmiş olursunuz ama bunun çiçekle alakası yok. Çiçeğin özünde kullanışlı olmak yoktur çünkü.”
Wilde’ın mektubu, hayatta her şeyin çok ciddi ve anlamlı olması gerekmediğini ve bazı şeylerin sadece var olduğu için güzel olabileceğini hatırlatıyor. Herhangi bir sanat eserinin de özünde ve yaratılışında aslında bir anlam yok. O anlamı biz tabii ki yükleyebiliriz ancak sadece güzel olması, var olması için yeterli. Bu tarz başka bir bakış açısına sahip olan arkadaşım Selin de dövmelerinin bir anlam ifade etmediğini ve birbirine benzer birçok dövmesi olduğu için, vücudunu ve estetiğini tamamlamaya çalıştığı bir puzzle gibi gördüğünü söylemişti. Kısacası Selin, kendi işlevsiz ve kullanışsız sanat eserinin sanatçısı.
İronik ilk dövmemden kısa bir süre sonra dövmelerim bana ait küçük bir haritaya dönüştü.
Sol üst kolumdaki incir, ağustos ayında en sevdiğim dönemi simgeliyor. Evimin bahçesinde incir ağacımızdan elimi yapış yapış yapan o tatlı meyveleri topladığım zamanları hatırlıyorum.
İkinci yaptırdığım sağ iç kolumdaki dövme bir çay çiçeği. Üniversitedeyken en sevdiğim aktivite, sabahlarıma çayla başlamak, günümü çayla bitirmek ve evime gelenlere değişik bitki çayları yapmaktı. Arkadaşlarıma evimi açmak, onlara kaotik üniversite hayatından bir kaçış, bir duraklama alanı sunmak çok huzurlu hissetmemi sağlardı. Bu çay seanslarımızda arkadaşlarımdan çok duyduğum bir geri dönüş de benim ne kadar rahatlatıcı ve güvenli bir insan olduğum üzerine olurdu. Ben bunu kendimde bulmaya çalışırken, başkalarının beni olduğumdan daha farklı görmesi beni hem şaşırtır hem de çok mutlu ederdi. Hem insanlara karşı hep bu enerjiyi vermek istediğim, onların güvenli ve rahat alanı olmayı sevdiğim, hem de kendime bunu sağlayabilmek istediğim için bunu yaptırdım.
Bir, iki, üç derken zamanla kollarım bir eskiz tuvaline dönüşmeye başladı ve annemin tepkilerine rağmen ben vücudumu doldurmaya devam ettim.
Bizim jenerasyonumuz dövme yaptırmayı kendisiyle birleşme, vücuduna bağlanma, var oluşunu kutlama olarak görürken bizden büyük jenerasyonlar için dövme sorumsuzluk ya da etik bir dejenerasyonun simgesi olabiliyor.
Annemin her yeni dövmemi gördüğünde verdiği tepkiler sırasıyla şöyle:
Ay daha fazla yaptırma.
İş bulamazsın.
Çok da doldurmasan mı kollarını?
Ay kızııııııım!!!!!!!
Halbuki, şu ana kadar hiçbir işten dövmelerim yüzünden ret yemedim, hiçbir zaman ayrımıclığa uğramadım. (Ama vatandaşlığım olmadığı için yediğim oldu — Beyin göçünden başka zaman konuşuruz, konumuz dövme şu an) Aksine insanlarla konuşma, tanışma ve birleştirme aracısı oldu benim için.
Sanırım bizim bu rahatlığımız diğer jenerasyonlara da yansıyor. Bunun bir sebebinin de kendimizi ve hayatı görüş şeklimizi, deneyimlerimizi anlatmaya daha düşkün ve açık olmamız. Kolumdaki incir dövmesinin nar ya da vajina olduğunu söyleyen, kadınsılığı temsil edip etmediğini soran bir çok insan oldu. Sırf onların anlam katma çabası bile bazı insanlara kendimi daha yakın hissettirdi, aramızda bir bağ kurdu. Biz dövmelerimizin ardındaki hikayeleri anlattıkça, korkusuzca kendimizi bu küçük sanat eserleri üzerinden açtıkça, bu konu üzerindeki tabu da yavaş yavaş dağılıyor.
Bu arada artık annemin de dövmeleri var.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabından bahsederken hayatımızı ve anılarımızı belgelemenin ne kadar ciddi bir iş olduğunu şöyle aktarıyor: “Zamanın ilerleyişiyle kendi deneyimimin antropolojisti oldum.” Benim müzem de kendi vücudum. Dövmelerimle var oluşumu biriktirmeye devam edeceğim çünkü kendimle birleşmemin, vücudumla bir olmanın bir simgesi. Hiçbir anlam taşımayan küçük bir ev deseninin fiziksel sınırlarını aşarak kendimi kutlamanın, bedenimle daha iç içe hissetmenin ve anılarımı her zaman yaşatmanın sembolü olabileceğini hiç düşünmezdim. Hepimizin bol ve saçma sapan dövmeleri olduğu bir gelecek ve unutmamanın/unutulmamanın hayaliyle…
Dövme dedik dedik, bakalım siz neler diyorsunuz. Karşınızda Çerezlik Hikâyeler: Dövmeler!
Öykü Erbay
29. yaş günümde çok yakın bir arkadaşım tarafından yapıldı ilk dövmem. Bu hayatta en sevdiğim şeylerden biri olan gün batımının minimalist bir çizimi. Gün batımlarını neden bu kadar sevdiğimi de Murathan Mungan’dan bir alıntı ile anlatayım: “Akşamüstleri, gün batımları neden hem bu kadar güzel hem bu kadar hüzünlüdür? Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu hatırlatırlar.”
Gizem Öğüt
2019’da Lola’s Works’ü kurmadan önce, 2018’de daha dijitalleştirmediğim, kağıt kalemle çizimler yaptığım bir süreçte yaptığım bir illüstrasyondu. Türk hamamı tablosundaki bir figür aslında, Jean Auguste Dominique Ingres’in bir çizimi. Lola’s Works’ün bu feminist duruşunu kurgulamaya başladığımda habitat koleksiyonu, böyle biraz daha kadınların yaşam alanlarındaki, doğal alanlarındaki özgür, sereserpe takıldıkları atmosferleri resim etmekti amacım. Bu illüstrasyonun çıkışı da koleksiyonun mantığı ile bir oldu. Bu ilk koleksiyonumun, ilk illüstrasyonuydu. Bu nedenle benim için çok önemliydi. Kendimden de bir parça görüyorum. Geçen yaz yaptırdım doğum günümden biraz sonra. Mislina’ya yaptırdım.
Gökçe Bayramıçlılar
Amsterdam’a 19 yaşında taşındığımdan beri en çok değişen şey, kaç defa ev değiştirdiğimdi. Bu dövmenin ilhamı, ilk kaldığım öğrenci stüdyosunun ilk haftası Ikea’dan aldigim 3’lü mini kaktüs. Okulun ilk yılı çok zorlu geçti, bolca gece 3’te içilen kahveler, yetiştirilmeye uğraşılan ödevler ve raporlarla doluydu. İkinci yıla geçince, bu zor ama çok ödüllendirici dönemi anmak adına, kahve fincanı içine kaktüs dövmesi yaptırmaya karar verdim.
İkinci yıl, taşındığım öğrenci otelinde edindiğim arkadaş grubundan çok yakın arkadaşım Noelie’ye (Nono) tasarımı çizdirdim. Sadece dövmeyi yaptırmak kalmıştı. Kısa bir süre sonra, aynı arkadaş grubundan Şilili bir cocukla çıkmaya başladım. Yaklaşık 1 yıl sonra, Şili’ye eski erkek arkadaşımla gitme fırsatım oldu. Burada ailesini ve yaşadığı ülkenin doğal güzelliklerini gördüm, aynı zamanda da yeni yılı ve Noel’i geçirdim. Oradayken de, bu dövmeyi Şili’de bir sanatçıya yaptırdım. Dövmenin 1 TL boyutunda olduğunu düşünürsek, bence gayet şirin duruyor.
Söylemekten mutluluk duyarım ki, kaktüslerim 11. (ve stabil) evimde benimle yaşıyorlar. Ben de artık, burada 7 yıldır yaşamanın, okumanın ve çalışmanın hatırasını kolumda taşıyorum. Hatta yanına bir de kelebek kondurdum.
Feride
Yalnız dövmem çok çirkin, göz zevkiniz için şimdiden özür dilerim... Yaş 15 falandı galiba, hatırlamıyorum ama küçüktüm. Bir gün teyzem dövme yapma kararı almış, bu işe başlayacakmış. Beni gazladı sende deneyeyim diye. Ben de iki üçgen falan çizip bunu yap dedim, zaten geçici dövme olduğunu söylediği için rahatım. Yaptı, ama o dövme 10 yıl oldu hâlâ duruyor ayağımda...
20’likte her hafta zaman makinamızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Amacımız: Tüm arşivimizi Substack’e taşımak. Diğer amacımız: 20’likle sonradan tanışanları eski yazılarımızla buluşturmak.
Bu hafta paylaştığımız bültenin yayın tarihi 29 Haziran 2023.
✨ Haftaya pazar görüşmek üzere ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕













