
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
N’abersiniz? Ben iyi gibiyim, bademcik enfeksiyonu gibi bir şey geçiriyorum. Daha çok kış ayında görülen bu problemi ben tabii ki yaz aylarında deneyimlemeye karar verdim. Eee sonuçta tarzımız, farkımız. Eczaneden ilaç alırken de sevgili eczacı abi benimle dalgasını geçti ve “yetenekli” dedi. Dalga kısmını duymazlıktan gelip bana yetenekli denmesini içselleştirdim. Teşekkür ettim. Oh ne güzel, yaşasın algıda seçicilik!
Bu hafta en yakın arkadaşlarımdan biri 25 yaşına bastı. 20’li yaşları ortaladığından bahsederek birbirimizi biraz gerdik ama aynı zamanda birçok şeyin gün geçtikçe daha da oturduğunu fark ettiğimizi paylaştık. Onunla telefonda konuşurken (görüşemedik çünkü bademcik) bir şey söyledi ve 25 yaşını gözünde büyüten biri olarak bana iyi geldi:
‘Beyin zaten 25 yaşına kadar tamamen gelişmiyor ki.’
Bak şimdi! O yarılamaları, zamanın geçmesini falan filan bir kenara bırakalım. Ya düşünün, ortalama 25 yaşına kadar beynimiz tamamen kendine gelmiyor. Şu yaşa kadar ne kadar çok şey bildiğinizi, öğrendiğinizi, düşündüğünüzü, deneyimlediğinizi düşünün. Daha NELER NELER geliyor yahu. O böyle dediğinde heyecanlandım. Hemen de şu ana kadarki tüm salaklıklarımı beynimin gelişmemesine vurdum. N’apiyim… Daha 25 yaşına basmadım ki, elimde değil, beynim tamamen gelişmemiş. Biyoloji bu tatlım…
Bu hafta nelerimiz var?
Bu hafta Mirkelam gibi ‘geçip giden huhu, zamanları huhu’ diyerek geçen zaman karşısında girdiğimiz ‘triplere’ değiniyoruz. Mezun olmanın, bazı bitişlerin bizde uyandırdığı duygular, onların açtığı duygusal karmaşalar ve hak edilmiş/edilmemiş tebrikler üzerine yazılarımız var.
Mezuniyet enteresan bir şey. Onca emeğin bir kutlaması, bir eğlence, evet, ama aynı zamanda ağır bir kapanış. Bir daha görmem dediğin insanlar, bir daha üstüne düşünür müyüm diye sorguladığın dersler ve acaba bir daha bu yollardan ne zaman geçerim diye göz gezdirdiğin kampüsler… Bu kapanış ne kadar fiziksel olsa da beraberinde yoğun duygular da getiriyor. Bu haftaki yazılarımız da bu iç-dış dengesine odaklanıyor.
🪐 Yasmin, mezun olmanın (ve evde durmanın) getirdiği varoluşsal düşünceler vortex’inden bahsediyor.
🎓Batuhan, mezuniyet törenleri ile ilgili düşüncelerini paylaşıyor ve soruyor: ‘bir insan mezuniyet törenine neden gelmez?’
İyi okumalar!
Büyümeye, gelişmeye ve öğrenmeye,
Yasmin

Varoluşsallık Vortexinde bir Gezinti
Enfeksiyon, mezuniyet ve n’apıyorum-culuk
Yazı: Yasmin Güleç
Doktorun önerdiği ‘evde istirahat’ımın ikinci gününde ben zaten varoluşsallık vortex‘imde bir gezintiye çıkmıştım. Ben hastalanıp evde durmam gerektiğinde düşüncelere dalıyorum — hepimiz gibi. Eğer Hannah Arendt’in tanımı ile İnsanlık Durumu, vita activa yani ‘aktif hayat’ın tüm getirileri ise — doğum, öğrenme, duygu, arzu, ahlak, çatışma, ölüm — 20’lik Durumu da benim tanımımla duramamak, her şeyi sorgulamak, durmadan yol değiştirmek ve ‘ben n’apıyorum ya?’ diye sormak oluyor (kendimi 20. Yüzyılın en önemli siyaset bilimcilerinden biriyle bir tutmuyorum tabii ki, altını çizelim :)) Neyse.. Ne diyorduk? 20’lik Durumu.
Yüksek lisansımı mayısta bitirirken ‘ay dinlenebileceğim bir ay istiyorum sadece, çok yoruldum, yaz yaz, araştır araştır, çalış çalış’ diye yakınıyordum. Şimdi de ‘EVDEN ÇIKARIN BENI’ diye Eric Andre’nin, Eric Andre Show’da metal çitlere vurması edasında bir şey yaşıyorum (burada.)

Bu ne şimdi? Bir kendimize gelelim, değil mi? Çok şükür sağlıklıyız (neredeyse), evimizi seviyoruz, işlerimizi evden yapabiliyoruz, değil mi Yasmin hanım? Nedir bu? Yoğun bir dönemin ardından dinlenmek, iyileşmek, durmak da bizim hakkımız değil mi? Bir de üstüne hastasın yani — tamam kendime kızmayı durdurup sadede geliyorum!
Bu ne biliyor musunuz? Klasik bir ‘durana kadar düşünmeme’ vakası. Yani o yoğunluğu yaşarken düşünmeden hızlıca hayata devam edip, sadece nefeslenirken tüm bastırdığın düşüncelerin, soruların, korkuların, mutlulukların ortaya çıkması. Zaten varoluşçuluk bir felsefe olarak, temelleri 19. yüzyılda Søren Kierkegaard tarafından atılsa da, İkinci Dünya Savaşı döneminde, özellikle Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus sayesinde popülerleşiyor. Neden? Çünkü dünya savaşı, Naziler, Hiroshima’daki atom bombası derken Patrick Baert’ın varoluşçuluk üzerine yazdığı kitapta da bahsettiği gibi, ‘varoluşsal bir an’ yaşıyorlar. Bu sırada da İnsanlık Durumu gibi birçok farklı düşünce ile karşı karşıya geliyorlar. Standford Üniversitesi’nin Felsefe Ansiklopesi’nde yayımlanan bir makale, bu dönemde ölüm, özgürlük, anlamsızlık gibi konseptler üzerine çok kafa yorulduğunun altını çiziyor.
Varoluşsal krizler, büyük değişimler ve travmaların ardından gelir. Tabii, varoluşsal düşüncelere kapılmak için dünya savaşını deneyimlememiz ya da başka büyük travmalar geçirmemiz gerekmiyor. Bu düşünceler yoğun süreçlerin, kapanışların, bitişlerin ardından bizi bulabiliyor.
Mesela ben tezi bitireceğim, istifa edeceğim, seçimlerde çalışacağım, seçimleri atlatacağım, mezun olacağım derken birçok şeyi beynimde kilitli bir kutuya koyup evde oturana kadar açmamışım. 3 Mayıs günü tezimi teslim ettiğim saniye rahatlayacağımı sanmıştım. Hiç rahatlamadım. Aynı programdaki başka arkadaşlarıma sordum. Eee, onlar da rahatlamamış. Tamam notları almadık ama insan bir ohh çekmez mi? Şimdi geriye baktığımda tüm bu şeyleri beynimde işleme şu ana kadar almadığımı fark ediyorum. Hazmedememişiz ki. Biri bize papatya çayı getirsin… İki senelik yüksek lisans programıma daha yeni başlamamış mıydım ya? Ne mezuniyeti? Şimdi n’apıcam? Bu nasıl bu kadar çabuk geldi ki şimdi? Sanki bir çocuk gelmiş, bizim dünyamızı, kırtasiyelerde satılan lamba dünya küreleri gibi hızlıca çeviriyor da çeviriyor — ya bir dur! Bu arada kaç kere mezun olduk, bazı şeylere alışacağını umuyor insan…
Tabii şu ana kadar düşünmem gerekmeyen her şey bir anda üstüme yığıldığında da biraz tutuşuyor insan. Ne yapacağını şaşırıyor. Böyle durumlarda da kendime şu kelimeyi hatırlatıyorum: peyderpey.
Her şey yerine oturur. Yavaş, yavaş. Kapanışlar bazen güzeldir, yeni şeylere yer açar. Zaman çabuk geçiyor, evet, ama o hızın içinde küçük duraksamalar yakalamak mümkün. Onlara tutunmak lazım. Tutunmak, durmak, düşünmek lazım. Kendimize bu zamanı tanıyabilmek lazım.

Mezuniyet Balosu
Bir insan mezuniyet balosuna neden gelmez?
Yazı: Batuhan Akkuş
Bence evlenme, çocuk sahibi olma, sünnet olmak tebrik edilmemeli. En fazla hayırlısı olsun gibi bir iyi dilekte bulunulabilir. Bu konuyu karıştırıyoruz, tebrik edilebilmesi için bir başarı olması gerekir. Örneğin bir okuldan mezun olmak. Bunca sınavlar, konuyu anlamak için patlatılan kafalar ve istenilen yeteneklerin kazanılması başlı başına büyük başarılardır ve bunların neticesindeki mezuniyet tebrikler eşliğinde kutlanmaya değer.
Aklımıza ilk üniversite mezuniyeti geliyor ama bunun anaokulu mezuniyeti de var. Mesela benim makasla düz bir çizgiyi kesemeyen mühendis tanıdığım var. Keşke herkes anaokulundan laylaylom mezun olmasa. Sormadım ama umarım boş alanları dışarı taşırmadan boyayabiliyordur. Yetkinliklerin tescili olan diplomalara güveniyoruz. Güvenmek istiyoruz. Güvenemememiz farklı bir konu tabii, ileri bölümlerde oraya da geliriz. Süpersonik bir okuldan mezun olurken, muazzamiko bir mezuniyet balosuyla kutlamak hakkımız. Balo salonuna şık elbiselerinizle girip etraftaki diğer şık giyimli dönemdaşlarınızı süzdüğünüzde bazılarının eksik olduğunu fark ediyorsunuz. Özellikle laboratuvar ödevlerinde birlikte deneylerle boğuştuğumuz arkadaşınız eksik.
Peki bir öğrenci neden mezuniyet balosuna gitmez?
Ben mezuniyetimi YouTube’dan izledim. Pandemiden dolayı yapılamayan mezuniyet törenim iki yıl sonra çarşamba günü saat sabah 11’de düzenlendi. Ben şehir değiştirip mesleğimin birinci yılını tamamlamak üzere olduğum için maalesef katılamadım. Sağ olsun Yeditepe Üniversitesi YouTube’a törenin videosunu yükledi. Ben de adımın okunup, sınıf arkadaşlarımın alkışladığı kısmı ailemin mesajlaşma grubuna gönderdim. Annem sağ olsun “👌🏻🥰” , babam “👨🏻🎓💥” ve kardeşim “💪🏻🕺🏻” emojileriyle kutladı. Hintli mühendisleri YouTube’dan izleyerek birçok konuyu öğrendiğim düşünülürse, pek de garipsemiyorum. Dolayısıyla hem mezuniyet törenime hem de mezuniyet baloma katılamadım.
Geçtiğimiz hafta, podcastimizin özel sağlık sigortası Dr. Seçil’in, Kuşadası’nda bir oteldeki mezuniyet balosuna birlikte katıldık. O günün detaylarını bu yazının altındaki podcast bölümünden dinleyebilirsiniz. Keşke benim de böyle bir balom olsaydı diye iç çektim. Dönemdeki herkes bir aradaydı, resmiyet dışı bir ortamda olmanın rahatlığı vardı, herkes güzel güzel giyinmişti, haklı gururları yüzlerinden okunuyordu. Beklenmedik şekilde herkes dans etti, nerdeyse herkes çekinmeden eğlendi. Alkol ve atıştırmalıklar ortamı iyice gevşetti. Herkesin başının üstündeki baloncuklarda “Altı sene bitti ha, önlük giyme töreni ile bu balo arasındaki zaman hem çok uzun hem kısacık. Hep iyi hatırlayacağım şekilde bu dönemi tamamlıyorum.” yazılarını okuyabiliyordum. “Bu sefer konuştun konuştun yoksa onunla bir daha konuşamam,” diye hâlâ kararsızlıkla bekleyenleri de okudum. Birlikte fotoğraf çekiliyorlardı fakat birbirlerini zor buluyorlardı. Telefonla yerlerini tarif etmelerine rağmen dönüp duranların baloncuklarında “Aslında geçen not istemiştim olduğunu bildiğim hâlde, yok demişti bana. Fotoğraf çekilmeme gerek yok” yazdığını net gördüm. Bazı dedikoduları ve ayağı kayıp düşenleri ertesi sabah magazinden takip ettik.
Ee, her şey güzeldi de neden gelmeyenler vardı hâlâ? Tabii ki maddiyat bunun ilk sebebi. Ona ne diyebiliriz ki? Törende görüşmek üzere deriz. Bazıları için, beğendiği yanları imzalı ayakkabıyı birkaç ay sonra alsa belki maddi olarak rahatlayacağını hatırlatabilirim. Son sınavlara çalışayım diyenlerin bahanelerini yemiyoruz maalesef, öyle bir günle sınav geçilmez. Çekingen olabilir, dans etmeyi sevmeyebilir, zaten düğündekiler gibi kolundan tutup sahneye çekenler olmadığı için buyursunlar gelsinler. Birlikte izleyelim, yiyelim, içelim sohbet edelim. Tüm yıl sweatshirt giyen çocuğu bir de papyonlu gömlekli görüp ‘aslında gideri varmış’ diyelim. Güzel olma hedefi ile çıkılan makyaj yolculuğu, Afyon dinlenme tesislerinde durup yüzü katman katman yağ içinde kalmış gibiliğine gülelim. Sevgilim yok o zaman gelmeme de gerek yok derseniz, alınırız biz geçici arkadaşlar ne güne duruyoruz. Okul bitince arayıp sormayız ama birlikte olduğumuz zamanlar can ciğerizdir. Gönlünü hoş tutacağımızdan emin olabilirsin. Alkollü ortamlarda bulunmak istemiyorum dersen ‘İçilenlerin çoğu su zaten alkol sayılmaz sen istediğini buyur iç’ derim.
Tüm mezun olan arkadaşlarımızı tebrik ediyorum. Bir kere mezun oluyorsunuz buyurunuz efenim hakkınız olan balonuzda gönlünüzce eğleniniz. Bahanelerinizi mümkünse bertaraf edip bir dönemin sonunu arkadaşlarınızla kutlayınız. Hem bakın sosyal medyada paylaşılacak fotoğraflar da çıkar. Törende veya baloda çekildiğiniz fotoğrafları bize de gönderebilirsiniz. Bu bültenin başından beri birkaç nesli mezun ettik. Daha nicelerini edeceğiz. Resimleri dışarı taşırmadan boyayınız efenim.
20’li yaşlar bölümünü buradan dinleyebilirsiniz.

20’likte her hafta zaman makinamızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Amacımız: Tüm arşivimizi Substack’e taşımak. Diğer amacımız: 20’likle sonradan tanışanları eski yazılarımızla buluşturmak.
Bu hafta paylaştığımız bültenin yayın tarihi 8 Haziran 2023.
✨ Bir sonraki sayıda görüşmek üzere ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕






