Selamlar 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız?!! Umarım iyisinizdir. Bülten yollamayalı tam 2 ay olmuş… Çok ayıp etmişim hem 20’liğe, hem de siz değerli okurlara… Substack’e ne kadar mahçup bir şekilde geri girdiğimi anlatamam… Neyse geri döndük, buradayız. Hayatınızda konuşmayalı neler oldu, haberlerinizi yorumlarda okumak çok isterim.
Ben lafı daha çok uzatmayayım, yine havalimanındayım, yine uykusuzum ve kelimelerim aklımda da, klavyede de güzel ya da mantıklı duyulmuyor. Böyle zamanlarda lafı uzatmadan harika cümleler kurabilen 20’lik yazarlarına sözü bırakmak en uygunu. Pop kültürün politikaya dokunduğu birkaç hafta geçirdik — yani zaaaaten pop kültür, birçok şey gibi, politiktir. Ama bu aralar bu konu sahnede gözler önündeydi.
O zaman sözü bu haftanın editörü, Merve Nur O.’ya bırakıyorum.
Sevgili 20’likler,
Uzun bir yaz tatilinden yeni dönüyoruz, lütfen elimizden tutun.
23 Eylül ekinoksunu geride bıraktık, resmen sonbahardayız ve Eylül ayında gelen okula dönme hissini iliklerimizde hissediyoruz. Eğitim öğretim yılının bu ilk sayısında Ceren Kurt Alyurt ve ben hayat okulundan sizlere bildiriyoruz. Senenin başında beyaz batılıların politik anlamda çok yanlış hareketleriyle sınandık ve bu konuda edecek iki sözümüz var.

Eylül gelir gelmez Zara Larsson kış uykusuna yattı ve meydan Sydney Sweeney ile Ed Sheeran’a kaldı sandıysanız üzülmeyin, biz hepimiz onları yeneriz!
🧗🏼Ceren, feminizmin yenilmezliğinden dem vuruyor.
🍉 Bendeniz sahneler onların olsun, sokaklar bizim ve direniş her gün devam eder diyorum.
📺 Irmak kadınlar arası gerilimi ve erkek bakışını ele alıyor — ilham nereden geldi derseniz yeni Türk dizisi Seni Tanıyorum’dan.
İyi okumalar!
Merve

Feminizmin Yenilgisi Değil, İzi
Sydney Sweeney’nin reklamına gösterilen tepki, yüz yıllık mücadelenin boşa gittiğini değil, geride ne bıraktığını gösteriyor.
Yazı: Ceren Kurt Alyurt
Sydney Sweeney geçtiğimiz günlerde spor bahis platformu Novig’in “Just Sports” kampanyasının yüzü oldu. Reklamın adı “Sadece Spor” olsa da spor, filmin pek de merkezinde değil. Sweeney’yi farklı spor ekipmanlarıyla görüyoruz ancak reklam ilerledikçe kıyafetleri azalıyor, spor topları bedeninin belirli bölgelerini kapatacak şekilde yerleştiriliyor ve spor giderek reklamın konusu olmaktan çıkıp cinselleştirilmiş görüntünün dekoruna dönüşüyor.
Henüz denk gelmemiş kişiler için reklam bu.
Ama bugün konuşacağımız mesele reklam değil, reklamın ardından gelen tepkiler.
Özellikle kadın sporcular, yıllardır başarıları ve performansları üzerinden görünür olmaya çalışırken sporun bir kez daha kadın bedeni üzerinden pazarlanmasına itiraz etti. Britanyalı sprinter Amy Hunt, yarış sonrası görüntülerini “Sydney Sweeney, this is what women in sport look like” mesajıyla paylaşırken başka sporcular da kendi antrenmanlarını, kaslarını, terlerini ve yarışlarını gösteren görüntülerle ona katıldı.
Sosyal medyada ise tepkiyi özetleyen bir cümle tekrar tekrar karşıma çıktı:
“Feminizm 100 yıl geriye gitti.”
Muhafazakarlığın hemen hemen her ülkede yükseldiği, toplumsal cinsiyet eşitliğinin darbe üstüne darbe aldığı bu dönemde ben de neredeydik ve şimdi neredeyiz sorgulaması yapıyorum elbette. Yine de bedenini ve cinselliğini patriyarkanın ödüllendirdiği biçimde pazarlamayı defalarca tercih etmiş bir kadının, feminizmi 100 yıl geriye götürebileceğine inanmıyorum.
Kadın bedeninin bir şeyler satmak için kullanılması yeni değil, aksine reklamcılığın en eski ve en kolay formüllerinden biri. 1950’lerin, 60’ların, hatta 70’lerin reklamlarına bugün baktığımızda kadınları kocasını memnun etmekle yükümlü ev kadınları, yeterince güzel olmadığı için terk edilmekten korkması gereken tüketiciler ya da otomobilden alkole, kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan ürünlerin yanına iliştirilmiş bedenler olarak görüyoruz.
Tabii ki o yıllarda da bunlara itiraz eden kadınlar vardı. Ama bugün gördüğümüzde “Bunu gerçekten yayınlamışlar mı?” dediğimiz reklamlar, yıllarca dergilerde, gazetelerde ve televizyonlarda gayet sıradan şeylermiş gibi karşımıza çıkabildi. Kadının bedeni bir ürünü sattırmak için kullanılabiliyor, aşağılayıcı bir espri reklamın merkezine yerleşebiliyor ve bunlar bugünkü gibi birkaç saat içinde binlerce insanın itiraz ettiği bir meseleye dönüşmüyordu. Belki de değişen, cinsiyetçiliğin tamamen ortadan kalkması değil, artık eskisi kadar kolay gözden kaçamaması. Bunu da feminizme borçluyuz.
Ha bir de feminizmi erkek düşmanlığı ya da kadın üstünlüğü zanneden tiplerin, bu reklamdan sonra “Nasıl feministsiniz, kadın özgür değil mi, istediği gibi iş yapar,” argümanı var.
Evet, özgür. Zaten kimse Sydney Sweeney’nin soyunma özgürlüğünü tartışmıyor. İster soyunur, ister cinselliğini kariyerinin merkezine koyar, ister bundan milyonlar kazanır. Ama bu özgürlük de boşlukta yaşanmıyor. Neyin güzel, arzulanır, değerli ve en önemlisi ödüllendirilebilir olduğuna hala patriyarkanın karar verdiği bir yerde, “ben bunu seçtim” demek seçimin üzerindeki bütün o etkiyi ortadan kaldırmıyor. İrade var, ama neyin ödüllendirildiğini göre göre şekillenmiş bir irade. O yüzden özgürce yapılan her şey feminist olmadığı gibi, bir kadının kendi tercihiyle patriyarkanın tam da görmek istediği şeyi sunması da eleştiriden muaf değil.
Hele ki bunun Sweeney için yeni bir formül olmadığını düşününce. Geçen yaz American Eagle kampanyasıyla benzer bir tartışmanın tam ortasındaydı, şimdi yine kendisini konuşurken buluyoruz. Oxford’un 2025’in kelimesi seçtiği “rage bait” tam olarak öfkeyi etkileşime çevirmek üzerine kurulu. Bu kampanyanın da ne kadarının bu öfkeyi öngörerek tasarlandığını bilmiyorum ama Sweeney’nin artık tartışmanın kendisinin de para ve görünürlük getirdiğini bildiğini tahmin etmek kolay. Patriyarkanın ödüllendirdiği görüntüyü sunuyor, buna itiraz eden kadınların öfkesi de kampanyanın erişimini büyütüyor. Sonuçta kazanan yine aynı denklem oluyor.
Özetle, neye hizmet ettiğini ve nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını bilen bir kadının, o tepkinin de görünürlüğünü artıracağını bilerek girdiği bir lades bu. Sporla ilgilenen kişiler, objeleşmiş bedeni görünce etkileşimi artıracak erkekler, buna tepki gösterecek feministler derken kampanya çok büyük bir kitleye ulaşıyor.
Dönüp dolaşıp başta söylediğim yere geri geliyorum. Eskiden böyle bir reklam yapılsa pek çok kişi izler, beğenir ve yoluna devam ederdi. Feminizm bize bu reklamda neyin yanlış olduğunu, kadın bedeninin nasıl metalaştırıldığını ve patriyarkanın bundan nasıl beslendiğini gösterdi. Bugün böyle reklamları daha az görüyoruz, gördüğümüzde de tepki veriyoruz. Hatta artık bu reklamları yapanlar bile o tepkinin geleceğini biliyor ve bazen onu da pazarlamanın bir parçası haline getiriyor.
Neden mi?
Çünkü feminizm her yerde. Mücadele alanları daralsa, kazanımlar geri alınmaya çalışılsa, kadınlar baskılarla yıldırılmaya çalışılsa da yüz yıl öncesine kıyasla çok daha fazla insan neye baktığını biliyor, gördüğünü sorguluyor ve adını koyabiliyor.
Bir kez uyanmış ve uyanmaya devam eden bu bilinci Sydney Sweeney’nin bir reklamla yüz yıl geriye götürmesine imkân yok.

Kendi Hayatımın Ed Sheeran’ı Olamam
Basit melodili pop müzik, politik duruş ve kendi kendini rezil etmek üzerine. Ed Sheeran’dan başlayıp mahalle kahvesine uzanan zihin akışım.
Yazı: Merve Nur O.

İlgiyle takip ediyorum Ed Sheeran’ın kariyerinin parçalara ayrılışını.
Bilmeyenler için kısa bir özet: Ed Sheeran’ın ABD turnesinde açılış sanatçısı Macklemore (buradaki mantığı anlayabilmiş değilim zaten. Ordinaryüs Profesör Doktor bir millennial olarak benim için her zaman Macklemore > Ed Sheeran; ama neyse… ) zaten tarihin doğru tarafında durmayı seven bir çar ve 2023 sonrası dönemde açıkça Filistin yanlısı olduğunu belirten, İsrail’in bölgedeki soykırımını eleştiren biri.
Bu ayın başında ise Ed Sheeran öncesi konser performanslarında “Free Palestine” diyerek desteğini bir kez daha gösterdi. Bunun üzerine kendisi turnenin geri kalanından çıkarıldı ve Ed Sheeran’dan önce sahne almayacağı açıklandı. Süreci takip eden günlerde sosyal medyada büyük çaplı olumsuz tepki alan Ed Sheeran ise yaptığı orta yolcu açıklamalarla her geçen gün daha derine batmakta.
Öncelikle meselenin böyle ilerlemesinden inanılmaz memnunum, sanatçıların yaptıkları ve yapmadıkları şeyler için mercek altında tutulmasından hiç mi hiç rahatsız değilim. Ayrıca Ed Sheeran’ın halkla ilişkiler ekibini kovması gerektiğini düşünüyorum, çünkü daha kötü yönetilmiş az kriz gördüm. Bu linç sürecinin başında Ed Sheeran’ın Robert Kraft gibi stadyum yani konser mekanı sahibi dayılar tarafından baskılandığı ve böyle bir karar vermek zorunda olduğu algısı yayıldı. Robert’in Ed’i baskıladığına ve zorbaladığına şüphem yok tabii ki, zira kendisi eski kasa Amerikan kapitalizminin bayrak taşıyıcılarından biri. Politik olarak pro-İsrail olsa da daha birkaç ay önce antisemitist Kanye West’in konserlerini stadlarında ağırlamaktan beis duymamış bir isim. Ancak suçu Robert’a atarak bu işten kurtulacağını sanması sadece komikti. Müzik işinden milyonlarca dolar kazanmış bir sanatçı olarak bu durumda daha omurgalı olabilirdi ve bu yüzden kaybedeceği konser gelirine zerre ihtiyacı yoktu. Zira İngiltere gazeteleri kendisinin kişisel malvarlığının 350 milyon dolar civarında olduğunu öngörüyor.
Bir de yediği linçler üzerine sahnede yaptığı bir açıklama var ki yenilir yutulur tarzdan değil. Özetlemek gerekirse “Filistin’de önemli bir kriz var, buna karşıyım, artık çocuklar ölmemeli. Ama 7 Ekim’de İsrail’de gerçekleşen saldırıyı da kınıyorum, müzik insanları bir araya getirir, böyle bir müzik etkinliğine saldırı olur mu hiç? A A!” tarzı bir şeyler diyor sahnede. KARDEŞİM! Hem pastan duramaz ve hem de karnın doyamaz, bunu sana anan baban söylemedi mi yahu?

Bu açıklama bir yandan da aşina olduğumuz bir söylemi sahneye taşıyor, batılı beyaz insanlardan bu tarz omurgasız yorumları defalarca dinledim. Tam bu noktada “cognitive dissonance/bilişsel uyumsuzluk” kavramı geliyor aklıma, bu teori der ki bir şeyin hem uygunsuz olduğunu düşünüp hem de onu yapmaya devam edemezsin. Bu yüzden ya kendi yaptıklarına bir sebep bulursun, ya da sorunu görmezden gelirsin.
Filistin’de hastanelerin bombalanmasını kimse artık görmezden gelemez, ama durumu normalleştirmek için kendilerine bulabildikleri en uygun açıklama İsrail’in kendini savunma hakkı söyleminden öteye gidemiyor son üç yıldır. İsrail devletinin de birinci propaganda aracı olan bu söylem inandırıcılığını kaybedeli çok oldu. Bir de Ed Sheeran’ın yaptığı gibi “Bölgede bir insaniyet sorunu var, ben de bunun için bağışlarımı yolluyorum.” diyen var. Hayır Edciğim, doğal afetlere bağış yollarsın, bir ülke başka bir ülkeyi işgal etmişse taraf tutarsın, tarafsız durarak savaş yaraları sarılmaz.
Ama mevzuyu Ed Sheeran ve Macklemore’dan alıp biraz da kendimize çekmek istiyorum. Çuvaldızı Ed’e, iğnenin ucunu hafifçe kendimize saplayalım. Linç kültürü artık online hayatımızın bir parçası ve birçok yerde faydasını da gördük. Ve fakat bir yanlışı işaret edip topluca o tarafa tükürmek bir yandan çok basit bir eylem. Farkındalık aktivizmin önemli bir adımıdır, gördüğümüz bir yanlışı işaret edelim, ötekilere gösterelim, hepimiz bu yanlışı görelim EVET. Ama en basit bir İsrail boykotunu biz yapabiliyor muyuz? Boykot listesi oldukça geniş, en basitinden Nestle ve Starbucks’ı boykot etmek mümkün, ama kimi insanlar için Ed Sheeran’ı linçlemek ne kadar kolaysa ice latte’siz yaşamak o kadar zor. Veya yıllardır çevremde kimseyi ikna edemediğim Zara boykotu. Zara’nın da sahibi olan Inditex grubu hem işçi hakları konusunda geri kalmışlığıyla hem de İsrail’in sağcı hükümetine yakın duruşuyla defalarca boykot listelerine alındı. Söz konusu tekstil ve gıda olduğunda binlerce alternatifimiz var, ama alışılmış markalarından insanları ayırmak çok zor.
Filistin-İsrail mevzusunu kenara koyup yerli ve milli sorunlarımıza da odaklanabiliriz. İki arkadaşımız sevgiliyse ve biri ötekini manipüle ettiyse, taciz ettiyse, psikolojik şiddet uyguladıysa, faille aramıza gereken mesafeyi koyuyor muyuz? Veya neden hala Ozan Güven ile en büyük savunucusu Cem Yılmaz’a para kazandıranlarımız var? Kaan Boşnak’ın ipliği pazara çıkalı çok oldu, nasıl hala konser bileti satabilir?
Direnişin en kıymetli yeri aslında zaten çok sevdiğin bir şeyi bırakabilmek, arkadaş grubundan uzaklaşmak pahasına psikolojik şiddet meraklısı arkadaşına mesafe koyabilmek. Yoksa beş bin kilometre öteden Ed Sheeran’a sallamak kolay bir adım, o adımı da atalım evet ama zor adımlara da başlamak gerek.
Kendi hayatımızın Ed Sheeran’ı olmak için fazla woke’uz, ve artık tarafsız kalmanın sessiz kalmak olduğunu bilecek yaştayız. O yüzden tarafını doğru seçenler için şerefe!

Türk dizisi sevdası: Seni Tanıyorum
Hazırsanız düşün emekçiliğimiz başlasın.
Yazı: Irmak
Merhaba sevgili 20’likler, nasılsınız? Uzunca süredir görüşemedik, umarım yazınız iyi geçmiştir. Beni merak ediyorsanız, akademinin beynimi ele geçirmesinden ötürü yılbaşım olan eylül ayında yeniden sizinle olmak ve yeni yılıma yazarak başlamak istedim. Velhasılkelam buradayım ve bugünkü konumuz en sevdiğim şeylerden biri olan Türk dizileri. Aslında spesifik olarak Netflix’te yeni çıkan ve oldukça iyi izlenen “Seni Tanıyorum” dizisi. Hazırsanız düşün emekçiliğimiz başlasın.
Bilenler bilir, Türk dizisi izlemek tutkumdur. Çoğu şeyi tahmin edebildiğimden midir, hissettirdiği tanıdıklıktan mıdır, kaygılı bünyeme hep çok iyi gelmiştir yerli diziler. Seni Tanıyorum da bu koşulları aşağı yukarı karşıladı. Spoiler istemeyen lütfen başka yazılara geçsin diyerek biraz diziyi anlatacağım izninizle.
Başrollerini Elçin Sangu, Melis Sezen ve Ozan Dolunay’ın oynadığı dizide Funda bir ressam, yeni kimliğiyle de anne. Ancak maalesef ki erkekler çocuk doğduktan sonra hayatlarına çoğu zaman kaldıkları yerden devam edebilirken, annelik mevzusu kadınlar için biraz daha karışık. Genelde kadını temelden etkileyen ve kimlikleri arasında seçim yapmak zorunda bırakan; seçim yapmadığı dünyada da belki “pek de iyi anne olmamak”la suçlanmasına sebep olan karmaşık bir durum. Funda da böyle bir karmaşanın içerisinde. Evliliğinin heyecanını geri getirmek, olduğu kişiyi hatırlamak/tekrar inşa etmek, sanatına geri dönmek gibi dertlerle boğuşurken bir yandan bebeğine yetmek ve yetişmek zorunda. Tam da burada bir bakıcıya ihtiyacı var ki yeni sergisine hazırlanabilsin.
Buraya kadar aslında tanıdık bir senaryo, yani benim kaygılarıma iyi geliyor dediğim ikinci koşulu sağlıyor. Ancak pek de tanıdık olmayan, hatta gerçekçiliği konusunda insanı şüpheye düşüren bir şey oluyor. Funda’nın bebeğini emanet etmek için anlaştığı bakıcının, kocasıyla eskiden bir ilişkisi olmuş. Onu tanıyor.
Kocası, evet ondan sadece kocası diye söz etmek istiyorum çünkü pek de derin bir karakter olduğunu söyleyemeyeceğim, sağ olsun dürüstlük edip bakıcı Nazlı’yı tanıdığını söyleyerek Funda’dan onu göndermesini istiyor. Dürüstlük bir yere kadar tabii; sadece tek gecelik bir ilişki olduğundan bahsediyor aralarındaki münasebetin. İlerleyen bölümlerde bunun sadece tek gece olmadığını biz öğreniyoruz, ancak Funda bunu bilmiyor. Bildiği kadarını da önemsemiyor. Ve Nazlı kalıyor.
Buradan sonra evde bu üçlünün gerilim dolu anlarına şahit oluyoruz. Eminim ki birçok kişi izlerken “Ben olsam kabul etmezdim, böyle iş mi olur?” demiştir ve diyecektir. Ancak Nazlı’nın evde kalmasının Funda’nın kaybettiği ilhamı ve tutkuyu bulmasına yönelik bir fonksiyonu olduğunu hatırlamak gerek. Nazlı o an için evliliğine yönelik bir tehdit değil (zaten o kim ki Funda’ya rakip olsun), hatta Funda’nın uzun zamandır bastırdığı ya da kaybettiği şeyleri harekete geçiren biri. Nitekim orada kaldığı ilk akşam varlığı Funda’nın kocasıyla daha ateşli bir gece geçirmesini sağlıyor. İlerleyen bölümlerde ise Nazlı sadece bir bakıcı değil, Funda’nın sergisinin modeli de oluyor. Yani Funda’nın sadece evinin değil; sanatsal üretiminin ortasına yerleşiyor.
Diziyi izlerken Funda ve Nazlı arasındaki seksüel gerilimi hissetmeden duramadım. Bir an için Vicky Cristina Barcelona filmini hatırlattı; çokça kez erkeklerin salınıp o iki kadının birbiriyle olmasını* istedim. Tabii ki öyle olmadı. Koca birey, Funda ve Nazlı arasında kaldı; biri yokken diğerini özledi falan. Nazlı da kendisinin hiç sahip olamadığı ve kendisine bir türlü layık bulunmadığını düşündüğü aile tablosunun içine kendini türlü türlü yollarla sokuverdi.
Kadınlar arasındaki bu gerilim ne kadar hoşuma gittiyse, gerilimin zaman zaman erkek bakışıyla sunuluşu bir o kadar hoşuma gitmedi. Yönetmenin erkek olmasına şaşırmayacağım şekilde, kadınların yer yer pornografik birer öğeye dönüştüğünü hissettim. Bunu söylerken cinsellik sahnesi gibi bir şeyden söz etmiyorum tabii ki. Cinselliğin kendisinden ziyade kameranın kadınlara nasıl baktığından söz ediyorum. Nazlı’nın bir sahnede bardağı temizlerken parmaklarını bir hışım bardağın içine sokup çıkarırken elini kestiği sahne gibi mesela.
Nazlı’nın sevgilisini canlandıran oyuncu Efe Taşdelen’i de övmeden geçemeyeceğim. Onu çok eskiden, kimselerin bilmediği bir filmde Boratin olarak tanımıştım. Burada duygusunu seyirciye geçirmekteki başarısının ve sınıf farkına dair sahnelerdeki tek “gerçekçi” karakter olduğunun altını çizmek istiyorum. Umarım onu daha çok izleriz.
Özetleyecek olursam, Nazlı’nın seçilme arzusu, Funda’nın mükemmeliyetçiliği ve kibri, erkek bireyin bomboşluğu ile harmanlanan olaylar istediğim gibi ilerlemedi. Tek sezonluk mini dizidir diye düşünürken dizinin sonu da ikinci sezona devam edeceğini düşündürerek bitti.
Yine de kasvetli ve gerilim dolu bir drama izlemekten memnun kaldım. Ucundan postpartum deneyimine dokunması ve anneliğin karanlık tarafını halk arasındaki deyimiyle Al Karısı’yla yan yana getirmesi de hoşuma gitti.
Ne diyelim, seni tanıyorum Türk dizileri.
*Aile koruma bahanesiyle içeriye alınan bütün queerlerin serbest kalması dileğiyle.

Bu hafta feminizm ve Filistin’den yanaydık, sizin de yorumlarınızı, düşüncelerinizi bekliyoruz! Aşağıda buluşalım.
💌Çevrimiçi rakı soframız olan 20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz.









Ah bir süredir güncel olarak yaşadıklarımızla ilgili içimden geçenleri harika bir şekilde toparlayan bir bülten olmuş. Güz dönemine sağlam bir giriş yapıldı, emeğinize sağlık 20'lik :)
😻🫶🏻