Otuzluklar 20’lik Bülteni Ele Geçirdi!
Çünkü kaçış yok, bir gün hepimiz otuz olacağız.
Sevgili 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız?
Bu hafta bültenimizin konuk editörü benim, Ayşe Burçak (31). Bir süredir bir kitap projesi üzerinde çalışıyorum ve yazdığım konu kendi geçmişim hakkında düşünmemi gerektiriyor. Yirmili yaşlarımda neler hissediyordum? Yazdığım karakterleri derinleştirebilmek için aylardır buna kafa yoruyorum. Yıllar önce tuttuğum günlükleri okuyorum, sosyal medya tarihçeme dalıyorum, eski mesajlarımı tarıyorum. Bir insan otuzlarına geldiğinde yirmilerine kıyasla neler değişiyor, bunu düşünüp duruyorum.
Haliyle bu fikir içimde gittikçe köklendi ve halihazırda 20’lik yazarları da birer birer otuzlarına yaklaşırken bültende hadi biraz da bundan konuşalım dedim.
Bu hafta otuzuna yaklaşmış veya basmış yazarlarımız bize otuz olmanın nasıl hissettirdiğini anlatıyor:
🫐 Ayşe, otuzlu yaşlara geldikçe seçeneklerin azalmasından ama bunun hiç de o kadar kötü bir şey olmayabileceğinden bahsediyor.🏋️♀️ Ece, bel ağrılarından yola çıkarak insanın otuzlarında bile kendi bedenine dair yeni bir şeyler keşfetmesinin ilginçliğinden dem vuruyor.💸 Ceren, günümüz dünyasında ekonomik sebeplerden ötürü insanların mecburen geç olgunlaşabildiğini belirtiyor ve yirmili yaşların çıtırlığının otuzlara kadar sürüp süremeyeceğini sorguluyor.BİTTİ Mİ? BİTMEZ. Şahane bir röportajla devam ediyoruz.
🤩 Merve, Melda’nın otuzlu yaşlara dair merak ettiklerine cevap veriyor ve otuzların ne kadar da thrive edilesi olduğunu kanıtlıyor!Keyifli okumalar!
Ayşe
Bazı Şeylerin Bundan Sonra Gerçekleşmesi Olası Değil
Böyle olmasına üzülmeli miyim, üzülmemeli miyim?
Yazı: Ayşe Burçak
Geçenlerde Judith Hermann’ın “Bütün Aşkların Başlangıcı” adlı romanını okudum. Otuzlu yaşlarında evli ve çocuklu Stella adında bir kadının hayatına beklenmedik bir adam girer ve olaylar gelişir. İnanılmaz bir roman, eğer okumadıysanız lütfen göz atın.
Kitabın bir bölümünde komşusu Stella’ya dans edip etmediğini sorar.
Hayır, der Stella, hiç dans etmem.
Mutlaka iyi bir tango dansçısı olurdun, der komşusu.
Bazı şeylerin bundan sonra gerçekleşmesi, diye düşünür Stella, olası değil. Benim günün birinde dans etmem de. Böyle olmasına üzülmeli miyim, üzülmemeli miyim?
Bu cümleler beni çarptı ve bir süre kitabı kapatıp üzerinde düşünmem gerekti. İnsanın yaşının ilerlemesiyle ortaya çıkan bu gerçeğin bu kadar basitçe ve böylesine çarpıcı bir şekilde anlatılabilmesini büyüleyici buldum. Yaşlanmak tam da böyle bir şey.
Her Seçiş Bir Vazgeçiş
Yirmili yaşlarımın başlarına dair hatırladığım en net his şuydu: seçeneklerin sınırsızlığı. Sylvia Plath’in İncir Ağacı analojisinde bahsettiği gibi, yaşam önümde bir incir ağacının dalları gibi dallanıp budaklanıyordu. İstediğimi koparıp alabilirdim, kimseler de karışamazdı buna. İstersem hukuk okurdum, istersem doktor olurdum, istersem Everest’e tırmanabilmek için kendimi kampa alırdım, istersem sırt çantamı takıp hiç bilmediğim bir ülkeye gider ve orada kalıcı olmanın yollarını bulurdum... Belki yapmak istediğim şeylerin bazılarını başaramazdım ama denememin önünde hiçbir engel yoktu.
Peki şimdi ne değişti?
Pek bir şey değişmedi aslında. Sadece yıllar içinde bazı seçimler yaptım. Ve bu seçimler beni halihazırdaki hayatımı yaşamaya devam etme noktasında sabit tutuyor. Örneğin evlendim; örneğin ayrılmak istemeyeceğim bir eve taşındım, bir iş kurdum ve iki kedi sahiplendim... Yıllar içinde birer birer yaptığım bu seçimlerin aslında beni başka şeyleri seçebilme özgürlüğünden de mahrum bıraktığını fark ettim. Evet, kurduğum hayat gösteriyor ki muhtemelen hiçbir zaman Everest’e tırmanmayacağım, İsveç prensinin oğluyla evlenmeyeceğim veya romandaki Stella gibi tango dansçısı olmayacağım. Olduğum ve olabileceğim şeyler otuzuma yaklaştıkça artık aşağı yukarı belli oldu.
Bu durum kulağa biraz depresif geliyor farkındayım ama inanın hiç değil. Yirmili yaşlar, seçeneklerin bolluğu demek demiştim. Ne yazık ki bu madalyonun iki yüzü var; ilki özgürleştirici olan yüz. Diğeri ise “E bunca seçenek arasında ben şimdi n’apıcam?” dedirten ve insanı kaygıdan kaygıya sürükleyen overwhelming yüzü. Benim ve arkadaşlarımın yirmili yaşları “Hangi mesleği seçeceğim, para kazanabilecek miyim, o oğlan bana yar olacak mı, başımı sokacak bir ev veya hayatımı birleştirebilecek bir partner bulabilecek miyim, yoksa yalnız mı öleceğim?” sorularıyla geçmişti. Tam bir karın ağrısı.
İşte bence otuzların hem acısı hem de ilacı tam da bu! Seçenekleriniz siz bir şeyleri seçtikçe daralıyor evet. Ama bununla birlikte kaygılarınız da azalıyor. Daha rahat, daha güvenli hatta daha sakin hale geliyorsunuz. Hayatınız bir puzzle’ın parçaları gibi yavaş yavaş bir araya gelmeye ve şahane bir manzara ortaya çıkmaya başlıyor. Derin bir nefes alıyorsunuz.
O yüzden, derin bir nefes al ve otuz olmaktan korkma sevgili 20’lik. Tünelin ucu çok güzel bir yere çıkıyor.
Sana bir sır vereyim mi?
Yaşlanıyorsun.
Yazı: Esra Ece Kuleci
2025 yılı için hayal ettiklerim arasında daha çok gezmek vardı. Ancak pek çoğumuzun da bildiği gibi bunun gibi dilekleri spesifikleştirmek gerekiyor, mesela “Bir ay arayla daha çok gezeyim,” demek gibi. Yoksa kendinizi benim gibi akşam otobüsten inip sabahki uçağınız için bir valizi boşaltır ve bir yandan diğer valizi sil baştan hazırlarken “Dolabın dibinde temiz çamaşır kalmıştır inşallah,” derken bulabilirsiniz.
Şimdi… Ben bu yazıya neden buradan giriş yaptım? Hemen anlatıyorum. İkinci seyahatimin durağı olan Adana Film Festivali’nin ikinci gününde belim çok farklı ve fena bir ağrıyla sızlamaya başladı. Kas gevşeticiler, sıcak kompresler fayda etmedi. Yürüyüşüm bile değiştiği için tüm tanıdıklar “Nen var kuzum?” diye soruyordu. Asansörde otelin en üst katına doğru uzun bir yolculuk yaparken arkadaşım bir fısıltı halinde “Neden belin ağrıyor sana söyleyeyim mi?” diye sordu. Kendinden çok emin bir biçimde teşhis koymuş gibiydi. Kendisi aynı zamanda doktor olduğu için gözlerim parladı. “Söyleee!” dedim. Cevabı şu oldu: “Yaş-la-nı-yor-sun!”
Tabii ki kahkaha attım ve bir zamanlar otuzlarında olmayı hayal eden Ece’ye asansör aynasından yansıyan, saçlarında artık kendini belli etmeye başlamış beyaz teller göz kırptı. Eh geldin otuzlarına, bari tadını çıkart! AMA BİR DAKİKA! Ben gerçekten de yaşlı mı hissetmeye başladım? Bunun için 35 yaşın gelmesi gerekmiyor muydu? Şairin şiirde dediği gibi: Dante gibi ortasındayız ömrün. Öyleyse bu bel ağrısını kabullenmeli miyim? Doktora gitmeli miyim? Eh, tabii ki doktora gitmeliyim ama yaşlandığımı da kabul ederek. Mesela eskisi gibi Beyazıt’tan Kabataş’a yürüyebileceğimi sanmayı bırakarak başlayabilirim belki. Ve gece atıştırmalıklarından vazgeçerek. Eskisi gibi yiyip yiyip kilo almama devri de geride kaldı çünkü...
Eylül ayından beri geçmek bilmeyen bel ağrımın teşhisini daha yeni aldım. Doğuştan gelen bir durummuş. İsmi de sakralizasyon. Bilmeyenler için söyleyeyim, omurgada görülen yapısal bir bozuklukmuş. Doktor bunu söylediği an tam olarak şunu geçirdim içimden: 32 yaşındayım ve vücudumda doğduğum günden beri var olan bir sorunu neden şimdi öğreniyorum? İnsan 32 yaşında da kendi bedenine dair bir şey keşfedebilir mi? Cevap evetmiş. Fizik tedavi sonrası kilo verme odaklı yeni bir yaşam rutini, hatta yaşam biçimini benimsemem gerekiyor gibi duruyor. Kim bilir belki yine buna dair bir yazı ile burada buluşuruz.
Şimdi fark ediyorum ki 20’lik Bülten, istifa ettiğimde de, freelance hayatımı oturtmaya çalıştığım dönemde de yazı yazdığım ilk yerdi. Sanırım her değişim sonrası elim yazmaya gidiyor. Bir yazı yazacağım zaman başını ve sonunu oturtamadıysam yazmaya başlayamıyorum. Bunda da öyle oldu. Bu kısmı bu yazının sonuna mutlaka eklemeyelim dediğim o anı da buraya ekliyorum ve 20’lik olmanın yaşta değil başta olduğunu kendime hatırlatarak 20’lik olmaya veda ediyorum:
On beş sene önce yazın evimizin balkonunda hep birlikte makarna yiyip saçma şeylere güldüğümüz kuzenlerim ve kardeşlerimle şimdi bir arabadayız. Şoför koltuğunda o zamanın küçük bir bireyi var. İşlerimizden bahsediyoruz, spontane gelişen bu araba yolculuğunun bize ne kadar iyi geldiğinden bahsediyoruz. Fonda sevdiğimiz bir şarkı... Okulda yaş problemlerini çözemediğim için ağladığım yaşlarımı hatırlıyorum. Çok basit bir matematik varmış aslında orada. Yaş alan sadece sen değilsin.
Otuzlar Yeni Yirmiler Olabilir mi?
Bizce evet.
Yazı: Ceren Kurt Alyurt
Bazen aklıma, tüplü televizyon almak için arsasını satan ve bugün o arsada Kozyatağı CarrefourSA olduğu için babasına isyan eden kızın tweet’i gelir. Arsa fiyatı ile televizyon fiyatının birbirine yakın olduğu zamanlar… Siz de böyle hikâyeleri mutlaka duymuşsunuzdur. “Birkaç maaşımızı biriktirip ev aldık,” diye anlatan üst nesli dinlerken biz, kirayı bile ödemekte zorlanan bir nesil olarak yutkunuyoruz. Artık ev ya da araba almanın hayal hâline geldiği bu dönemde “orta sınıf” diye bir kavramın kalmadığını söylemek mümkün. Hal böyleyken, o yılların 20’likleriyle bizim kuşağı aynı kategoride değerlendirmek ne kadar doğru olabilir?
Ekonomi Her Şey Olmasa da Çok Şeydir
Bundan yalnızca 30 yıl önce, yirmilerinin başında üniversiteden mezun olup hemen iş bulan, birkaç maaş biriktirerek ev ya da araba alabilen, bir yandan evlenip çoluk çocuğa karışan bir nesil vardı. Bu insanlar kültür-sanat aktivitelerine rahatlıkla gidebiliyordu. Kafede barda oturmak, eğlenmek, gezmek, plan yapmak onlar için büyük meseleler değildi. Böyle olunca, sosyal hayata dair isteklerini daha 20’li yaşlarının başında gerçekleştirebiliyor ve almak istediklerini büyük kaygılar yaşamadan alabiliyorlardı.
Şimdi sorarım size: Maddi kaygılardan uzak, hayatı ıskalama korkusu taşımayan bir nesille; tam tersini yaşayan bugünün genç kuşağı aynı dönemi tarif edebilir mi?
Şimdiki 30’luklar Pek Enerjik
Belki de büyüdüğümüz için mi bilmiyorum ama eskiden otuzlu yaşlar “ağırlığı gelen”, daha evcimen olunan dönemler gibi görülürdü. Şimdi ise ekonomik özgürlüğün ancak elde tutulmaya başlandığı ve keyfinin yeni yeni çıkarıldığı yaşlar haline geldi. İnsanlar yapmak istediklerini bu yaşlarda yapabiliyor. Sevdiği sanatçının konserine gitmek on binlerce lira, vize başvurusu bile binlerce lira olmuşken; kira otuz binlere dayanmışken, yirmilerinde enerjik ama bir o kadar da bağımlı bir hayat yaşanıyor. Belki de bu yüzden bu neslin otuzlukları çok daha enerjik ve hevesli geliyor bana. Partilerde after planları yapan, etkinlikleri kaçırmadan takip eden en heyecanlı yaş grubu şu an için otuzluklar gibi.
Ama Biyoloji Diye de Bir Şey Var
Her ne kadar hayat yirmilerimizde yüzümüze gülmese de otuzlara geldiğimizde aynı enerjiyi ve hevesi taşımak pek mümkün olmuyor. Daha çabuk yoruluyor, daha az alkol alabiliyoruz. Başımız, sırtımız ağrıyor; yüksek sese katlanamıyoruz. Bu yüzden gerçekçi olmak gerekirse, “20’liğin yeni yaşı” en fazla 35’e kadar uzayabilir. Yine de bu durum, yetmişli yaşlarında gördüğüm bazı insanların “Benden daha 20’lik!” olduğunu söylememe engel değil.
2025 yılında hâlâ evini alamamış, istediği konsere gidememiş, restoranda menüdeki fiyatlara bakmadan yemek söyleyememiş; maddi imkânsızlıklar yüzünden hayatın zevklerini kaçırmış bir neslin, ekonomik özgürlüğünü geç de olsa kazandıktan sonra 20’likken yapabileceği şeyleri 35’inde de yaptığını iddia ediyorum. Belki 29 yaşında olduğum için 20’lik kapısından çıkmak hoşuma gitmiyor olabilir ama yine de bence oldukça gerçekçiyim!
Kendi Kendimize Röportaj
20’lik yazarlarıyla oturmuşuz kendimize, röportaj yapıyoruz.
Yazı: Merve Nur O. ve Melda Merilov
30’lar take-over dedik bülteni ele geçirdik ama lanet olsun içimizdeki demokrat millenial’a, 20’lik arkadaşlara da yer açtık. Sanki ben yürek yemişim, 20’likler sorsun ben yanıtlarım dedim ve bu hafta hayatımın en depresyona sürükleyici sorularını sevgili Melda’dan aldım.
Melda sorar, Merve cevaplar. Tamamen kişisel deneyimlerimize dayanan bu derin düşünce güncesinde umarım herkes yeni sorular ve cevaplarla karşılaşır.
Otuz yaşından sonra zaman daha hızlı akıyormuş. Kendini aniden otuzların sonunda buluyormuşsun. Bu doğru mu? Otuz yaş zamanı cidden büküyor mu?
Zamanı büken otuzlar değil sanırım, genel olarak yaşlanmak. Basit bir matematik yapmak gerekirse:
10 yaşında bir insan için bir yıl geçmek bilmez, ne de olsa yaşamının %10’una tekabül eder, halbuki 50 yaşındaki biri için bu süre yaşamının %2’si demektir.
Açıkçası benim için günler ve aylar daha hızlı geçmiyor, ama artık bazı hatıraların düşündüğümden daha eski olduğunu fark ediyorum. Örneğin, lise arkadaşlarımı dün tanımış gibiyim ama 18 yıl önce ilk kez selam vermişiz birbirimize. Bu uzakların yakın görünmesi hissi git gide artıyor, ama hiç şikayetçi olunacak bir şey değil, bence 20 yıllık arkadaşlarımın olması çok cool!
20 yaşında bir kadın olmakla 30 yaşında bir kadın olmak arasındaki fark ne?
Artık abuk subuk yerlerimde sivilceler çıkmıyor - valla!
Yani bir hekim gelip beni azarlamayacaksa şunu paylaşmak isterim: Sanki hormonlarım dalgalandı da duruldu, 30’larıma dair bu güncellemeyi çok seviyorum. PMS’lerim daha insaflı geçiyor, cildim ve saçımla daha iyi anlaşıyoruz, mantık evliliği yapmışız ve mutluyuz gibi. Belki ben artık vücuduma alışmışımdır (geç olsun güç olmasın). Ama yok ya- kesinlikle üzerimde bir hormonal stabiliteye dayalı sakinlik var, Allah bozmasın.
30’dan sonra kadınlar için biyolojik saatin çalışmaya başladığını söylüyorlar. Gerçekten de o saat çalışıyor mu?
Bir saatten ziyade bir geri sayım cihazı çalışıyor zannımca. Ben ve hiçbir arkadaşım bir sabah uyanıp “Aman tanrım! Bebekler ve köpekler ve pufff yumurtladım,” demedik. Ama 40 yaşında hamile kalmanın 30 yaşından daha zor olacağı bilimsel bir gerçek, eğer bir insan gerçekten anne olmak istiyorsa 30’larında harekete geçmesi gerekiyor. Çevremde birçok kadını “Acaba ben gerçekten çocuk istiyor muyum yoksa yaklaşan deadline beni hamileliğe mi itiyor?” diye kendini sorgularken buluyorum. Şüphesiz toplumsal bir baskı da var, ama ben önce en önemlisi yaklaşan deadline.
Şunu da eklemeliyim: 20’lerinde çocuk istemeyen hiçbir arkadaşım 32 olunca büyülü bir şekilde çocuk istemeye başlamadı. 20’lerinde çocuk isteyen arkadaşlarım ise şimdi ya anne ya hamile. Belki de isteklerimiz kendini çok önceden belli etmiştir.
Erkekler 30’dan sonra olgunlaşıyor mu cidden yoksa bu bir kandırmaca mı?
Toplanın açıklıyorum: Bu koca bir saçmalık!
Bana kalırsa 20’ler dışişleri bakanlığı, 30’lar ise içişleri bakanlığı. Otuzluk birçok arkadaşım ve şahsım da içimize yöneldik, biz gerçekten ne istiyoruz diye düşünürken bulduk kendimizi. Bu kendini dinleme hali bazı insanlarda kendini daha iyi tanıma ve olgunlaşma olarak vuku bulurken bazı insanlarda ise sadece kendi isteklerinin peşinden gitme güdüsüne dönüştü. Cinsiyetçi yaftası yemekten korkarak otuzlarda çevremdeki erkekleri daha kendi dertlerinin peşinden koşar görüyorum. Mutlaka bir olgunlaşma da vardır, ama 30 olunca erkeklere sihirli bir değnek değmediğinden eminim. Dating alemi için soruyorsanız kendi çevreme dayalı kısıtlı araştırma grubumdan bildirebilirim: Galiba otuzlarında erkekler biraz daha ukala ve manipülatif bile oluyor.
30 yaşına gelmeden mutlaka bunu yap yoksa 30’dan sonra o iş yaş dediğin bir şey var mı?
Klişe cevap vermemeliyim, klişe cevap vermemeliyim, klişe cevap vermemeliyim…
Bence zaaflarını tanımak 20’lerinde elde edilecek en büyük kazanımlardan biri. 30’dan sonra zaaflarını tanıyamazsın diyemem, ama 20’lerinde yapsan ne güzel olur derim. İş hayatının mı kölesisin, toplumsal onay almanın mı köpeğisin, belki yemeklere bağımlısın- zaaflarını terk etmek zorunda değilsin ama 20’lerinde onların ne olduğunu bulmak insana iyi geliyor.
20’lerimin büyük kısmında vejetaryenken 28 yaşımda bir gün vegan oluverdim. Bunu yapmamı sağlayan güç aslında önceki senelerde yemekle ne kadar zaaf-vari bir ilişki kurduğumu fark etmemdi. Hayır peynir yemezsem ölmem, ve vegan olup bir gün peynirli börek yersem de kimseye ihanet etmem. Zaafım peynire mi yoksa diğer veganlara yaranmaya mı yönelik, bulup anlamakta inanılmaz bir keyif var. Belki olgunlaşmanın anahtarı da burada.
Son olarak erkekler yaşlandıkça karizma olur, kadınlar değer kaybeder gibi bir anlayış var. Bu benim de 30’lardan ve bilumum diğer yaşlardan korkma sebebim. Sen 30’larının senden bir şeyler alıp götürdüğünü hissediyor musun?
Bu düşünce 20. yüzyıl kokuyor, tarihin tozlu sayfalarına gönderdim gitti! Bu yazıyı yazarken 32 yaşında bir arkadaşımla karşılıklı oturuyoruz ve kadınların daha cool olduğuna ikna haldeyiz. Öncelikle kız neşesi var, kız neşesi hiçbir zaman gitmeyen bir şey. Belki annelerimiz ve anneannelerimiz 30’larında hayatın onlara yüklediği sorumluluklarla ezilmişti ama bizler için çok parlak 30’lar var, ne istediğimizi bildiğimiz ve gücümüzün farkında olduğumuz yıllar gelmekte diyebilirim.
Bu zamanda hayatta olmanın bir diğer güzelliği feminizmin de bizimle beraber büyümesi, her yeni yaşımda dönüştüğüm hali destekleyen, beraber kurduğumuz yeni bir varoluş da var. Daha güzel günlerin gelmekte olduğundan eminim! Ve estetiksiz yaşlanacağım yılları heyecanla bekliyorum.
🤓 Bu hafta 30’luklar bülteni ele geçirdi ve onlara ‘nene’ dememek için kendimi tuttum (bu cümleyi Yasmin (27) yazdı).
💙 Haftaya ise bir iş birliğimiz var. Yeni yıl, gündeliğin varoluşsallığı, aşk, ilişkiler, büyümek… Ne ararsanız var.
✨20’liğin Instagram hesabını buradan takip edebilirsiniz.
💌 O zaman haftaya _benzer_ bir saatte görüşmek üzere diyelim mi? ✨
Şerefe!
Yasmin


















Keyifle okudum, harika olmuş. Biraz daha uzaktan, kırklı yaşlardan ses vermek gerekirse talibim!