Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nabersiniz? Bu yaz mevsimini, doğal maden suyu bağımlılığımın yazı ilan ediyorum. Geçen yıl tohumlarını ektiğim bu yeni zevkim, bu sene yeni bir boyut buldu. Hava çok sıcak, saat 12:00, ne vakti? Maden suyu. Yürüyoruz, nem, ter, ne istemezsen var, aaa bakkal gördüm. Ne alıyoruz? Maden suyu. Bir yerde oturuyoruz, kahve limitini aştın, alkol de istemiyorsun. Çözüm? Bol buzlu, bir maden suyu. Churchill de olur. Kendisini sevmem ama içecek versiyonu pek güzel.
Ayıptır söylemesi bu yazıyı de Beypazarı içerken yazıyorum (reklam değil). Bu yaz çokça farklı marka maden suyu denedim. Bu tat tomurcukları neler, neler deneyimledi. Bunun sonucunda vardığım nokta şu oldu: fiyat-kalite performansı en iyi olan Beypazarı. Bu zaten bilinen bir şey, yeni bir fikir ortaya atmıyorum, ama burada da altını çizmek istedim 20’likler. Köpürme oranı, aroması falan, iyi iş. Ağzınızda o karıncalanma hissini yaratıyor, gazlı bir içecek içtiğinizin farkındasınız ama aşırı baskın değil.
Churchill tarifimiz de eksik olmasın: limon, tuz, soda, istersen içine reyhan ya da nane gibi şöyle aromatik, güzel kokulu bir yeşillik. Ohh düşüncesi bile ferahlattı.
Bu hafta nelerimiz var?
20’likte bu ay zamanın geçmesine odaklanıyoruz. Aslında tam zaman da değil, kabullenilmiş bazı şeylerin yaşam süresince çok sorgulanmadan geçip gitmesine odaklanıyoruz desem daha doğru olur. Yani bu ne demek? Önümüzdeki birkaç sayıda, zamanın geçmesinden de bahsedeceğiz, z-jenerasyonuna atfedilmiş çeşitli özellikleri de sorgulayacağız. Yok öyle hazıra konmak, verildi diye almak! Bakalım uyuyor mu. Hali hazırda olan şeyleri hemencecik kabullenmek de yok. Bakalım kafamıza yatıyor mu?
⁉️ Kardelen, 20’liklerin gündemden en çok etkilenen grup olduğunu öne sürüyor. O zaman hep birlikte, son ‘ki üç: ‘noooooluyoooooooo?‘✨ Yasmin, Alıp Başını Gidenler’in üretim ile ilgili düşüncelerini paylaşıyor.Ferahlatıcı bir temmuz diliyorum,
Çok sevgiler,
Yasmin
Not. Beypazarı bu bülteni okuyorsan (ki sanmıyorum) sponsorluk istiyorum. 100 şişede anlaşalım.
Türkiye gündeminin en çok etkilediği kesim: 20’likler
‘noooooooluyoooooooooo???’
Yazı: Kardelen Buyurgan
Bu metin, pasifize edildiğimi/edildiğimizi düşünmeye başladığım, peşi sıra gelen anlardan ortaya çıktı. Toplumsal ile bireysel hayatın paralel gittiği bir coğrafyayı 20’likler gözünden yorumlamaya çalıştım. Nitekim diğer yaş gruplarından bu kadar etkilenmişlik duymadım.
Okuduğum bölüm, yaptığım iş sebebiyle kayıtsız kalamadığım toplumsal sorunlar pandemi ile birlikte dikkatimi görece daha fazla çeker hale geldi. Pandemide işsizliğin arttığını, kuryelerin ve sağlık çalışanlarının ise dur durak bilmeden çalışmaya zorlandığını gördük.
Pandemi hala devam ediyor ve kişisel gündemimde mezun oluyorum — yaşım 22. Sırf tecrübe edinmek ve ‘bu işsizlikte bir işe gireyim’ diyerek işe giriyorum. ‘Aa iş hayatına atıldım’ sevincinin yersiz bir sevinç olduğunu görüyorum, zira yapılan iş maddi pratiklere bir cevap sunmuyor. Kişisel gündemime paralel bir şekilde, kiralarda hızlı bir artışın yaşanmasını ve gelecek olan barınma sorununu deneyimliyoruz — yaşım 23. Bu süreç zarfında döviz kurlarının yükseldiğine, Amasra maden faciasına, Rusya-Ukrayna arasındaki savaşa, İstiklal Caddesi’ndeki bombalı saldırıya şahit oluyoruz — yaşım 24. En sonunda ise uzun bir zamandır süregelen seçim tartışmaları ve özellikle sonrasında ne olacağının merakı hemen hemen oturduğumuz her masada yerini buluyor — yaşım 25. Aynı dönemde yaşam kayboluyor, kentlerin hafızası yerle bir oluyor. Kolektif cevapsızlıklar yaşıtlarım arasında çoğalmaya başlıyor. Siyaset, derin yoksulluk, barınma problemleri, işsizlik, müşahitlik, anket şirketleri derken eğlenceli sohbetlerin yerini veriler; celebrity crush’ların yerini ise siyasi aktörler dolduruyor. Her takım elbiseli milletvekiline benzetiliyor. Öyleyse, Türkiye gündeminden en çok etkilenen kesim 20’likler diyebiliyor muyuz?
20’li yaşların yeni tanımları: ‘noluyyooo’
Halihazırdaki siyasi konjonktürün günden günden daha da büyüyen bir şekilde yaşantımızın her detayına sirayet etmesi ve 20’li yaşların kendine ait başlıca problemleriyle kesişmesi sanki Sisyphos’un kayası gibi omuzlarda ağır bir yük oluşturuyor. Sürekli yuvarlamaya çalıştığımız ve bir türlü kurtulamadığımız bir dert kayası var. Üstelik bu kayayı bir nevi tek başımıza itmiyoruz. Ortaklığımız sorunlarımızda ve cevapsız bırakılmalarımızda. Kısa Dalga Gazetesi’nin Gençlik ve Siyaset yazı dizisinde bahsettiği gibi; bireyin kendini kamusal alanda, iş yaşamında, aile içinde, mahallede, sokakta var edeceği yaşlar sansüre uğradı.
Yetişkinliğe geçiş yapılan şu yaşlarda kaç kişi hayalindeki hayata ulaşıp “o” kişi olabildi? Diline dolandığı şarkıyı sokakta söyleyebildi? Kentten görece uygun kentlere ve/veya kırsala göç etmeler, bir evi birden çok insanla paylaşmalar, emeğin asla karşılığı olmayan asgari ücretle çalışmalar artmaya devam etti.
Araştırmalara göre mutlu olan kişilerin oranı sadece %17,3 ile sınırlı kaldı. Kendi ülkesinde mutluluğu “bulamayan” gençler, başka ülkelere gitmenin yollarını arama peşine düştü. O yollarda da vize krizine takıldı. Bir şekilde, bir nedenle başka ülkelere seyahat etmek isteyenler ‘kendi ülkesine geri dönmez’ düşüncesiyle sınırlardan geçemedi. Anlayacağınız, başını alıp gidip gezgin olma hayalleri askıya alındı. Öyle ki date’ler bile ekonomiden payına düşeni aldı. Date’e çıkmanın aylık maliyeti ortalama olarak yarım asgari ücrete tekabül ettiği için “kavuşmak hayal oldu.”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlüğüne yazdığı “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkanı vermiyor,” cümlesi hayatlarımıza, bağrımıza ve günlüğümüze cuk diye oturdu. Görece eski kuşağın tanımladığı gibi bir 20’li yaşlar tanımı olmamaya başladı; “özgürlük”, “umursamazlık” yerini “noluyyyooo”, “baş ağrısı”, “deneme”, “ziyan”, “anksiyete” gibi tanımlara bıraktı. Peki bu süreçte kişi kendini ne kadar var edebildi? Var edebildiyse ne kadar içine sinerek var edebildi? Gençliği anlatmak için kullanılan kelimelerin hakkını ne kadar verebildi? Gündem harici konuşabilecek konuları nerelerde buldu, bulabildi mi?
Zaten yoğun olan gündeme, bir de seçim ve sonrası gündemi eklendi. ‘Genç işsizlikte artış yaşandı,’ başlığı bu dönemde yer aldı. Üstelik seçimin kritik noktasını oluşturan bu kesimin, seçim sonrası ne durumda olduğuyla ilgilenilmedi. Kuytu köşelerde kendi gündemlerimizi yaşamaya çalıştığımız sıradan hayatlarımız, seçim süreci ve sonrasında sanıyorum ki daha da kırılganlaştı. Akıllarda tek bir soru: Bir şeylerin mücadelesini vermek beyhude miydi? Tabii ki hayır. Gençliğin dertleri ile gündemin kesişimi bu şekilde ilerlerken, bir yandan da 20’li yaşların getirdiği heyecan, mizah anlayışı, asilik ve dayanışma olabildiğince yerini korudu. Sadece yas, haksızlığa uğrama hissi, öfke değil; umut, neşe ve dans da gündemde bütün güzelliğiyle yerini aldı!
Sonuç olarak, depresiflik ve pasifize edilmiş olma hâli bizi ara ara dürtse de, gündemi değiştirmeye çalışanların varlığı, bize hiç de yalnız olmadığımızı hatırlattı.
Üretemezken nasıl üretir insan?
Alıp Başını Gidenler’den üretememek üzerine öğrendiklerim
Yazı: Yasmin Güleç
Kronotrop Karaköy’deyim. Uzaklara bakıp düşünüyorum. Ne mi düşünüyorum? Son iki gündür şu sayıya bir de ben bir şey yazayım ama ne yazayım diye düşünüyorum. İlham bazen çok kolay geliyor. O gün yaşanan her şey bana bir fikir veriyor, hemen makine gibi tık tık yazıyorum. Bazen ise beslenemiyorum, çok fazla sulanmış bir bitki gibi suyu çekemiyorum.
20’liğin de güzelliği sanırım bu ( başlattığım şeyi överken ben), üretememeye de yer var. Ya da üretememe üzerine yazmaya. Bilginin, görsellerin, yazıların, daha doğrusu her şeyin çok hızlı tüketildiği bu devirde, yakından uzaktan bir şeyler üreten herkesin zorlandığı şey de bu sanırım. Tüketim çağında yaşıyoruz. Bu da sadece yiyecek, giyecek, eşya gibi ürünlerle sınırlı kalmıyor. Durmadan yeni fikirler bulma, yeni şeyler çıkarabilme baskısı yaşıyoruz. Ama bunu nasıl yapabiliriz ki? Yapmasına yapıyorsak da, bu işlerin sürdürülebilirliği nedir? Kalitesi nedir?
20’lik Alıp Başını Gidenlerimizle röportajlarımda bu soruyu çok soruyorum. Üretemediğinde, o enerjiyi ya da ilhamı kendinde bulamadığında nasıl devam ediyorsun? Nasıl kendini harekete geçiriyorsun?
En son yaptığım (ve daha yayınlanmamış o nedenle adını paylaşmıyorum, sürpriz) röportajda, üretmenin sınır çizme ile bağlantısını konuştuk. İçerik üreticiliği odağında, diğerlerinin beklentilerini dikkate almadan, kendi takvimini oluşturmanın ve o sınırı kararlı bir şekilde çizmenin önemli olduğu konusunda anlaştık. Bu düşünceler ile boğuşurken, daha önceki Alıp Başını Giden röportajlarından üretime (hatta üretememeye) dair neler öğrendiğimi paylaşmak istedim ( Esra Ece Kuleci Üretim Kaydı-mtrak bir cümle kurdum):
Mesela Lola’s Works kurucusu Gizem Öğüt, “üretemediğinde kendini beslemeye çalış,” diyerek üretebilmek için farklı şeyler tüketmemiz gerektiğinin altını çiziyor. Üretim, ilhamsız olmuyor. Bu ilham da çevremizde her yerden gelebiliyor; filmler, sergiler, tanıştığımız ve konuştuğumuz insanlar… Farklı yerlerden beslenmek, üretememenin panzehiri oluyor.
Grafik tasarımcı Yeraz Gökbaş ise daha analitik bir yerden bu sürece yaklaşarak, anahtar kelimelerden bir zihin haritası çıkardığını paylaşmıştı. Beyinde dönüp dolaşan ve kimi zaman durmak bilmeyen bu bilgi akışını kağıda dökerek daha net bir tabloya ulaşmak mümkün.
Müzisyen ve Vicotüco kurucularından Sinan Kutluay, “biz sürekli içerik üreten bir çağda olduğumuz için en azından haftada bir yeni bir şey koyman gerekiyor,” diyerek özellikle sosyal medyaya dayalı işlerde bu üretme stresinin gerçekliğine değiniyor. Onun yaptığı işte ise gündem çok büyük bir ilham oluyor. Yani ‘when in doubt (şüpheye düştüğünde), gündeme bak’ diyebiliriz.
Son olarak girişimci ve tasarımcı Laris Alara Kilimci, üretim süreçlerinde mükemmeliyetçilikten uzaklaşmanın ona iyi geldiğini ve böylece her sene farklı şeyler üretecek enerjiyi kendinde bulabildiğini söyledi. “Açıkçası koleksiyon çıkarırken zorlanıyorum, her sene bir şey üretmek kolay değil. Lar’da yaptığımız şey hazır giyim değil. Her sene sergi açmak gibi, o yüzden zorlanıyorum. Ama her zaman harika işler çıkaracağım anlamına gelmiyor. O baskıyı üzerinden atıp, bazı işleri kendi beğendiğin, bazılarını ise başkalarının çok beğeneceği işler olarak kabul ediyorsun. Üretmeye devam etmek ve tamamlamak en önemlisi.”
Kısaca neymiş:
Üretmediğinde başka üretenlerden beslen.
Kafandaki uçuşan fikirleri bir kağıda dök, organize et.
Gündeme bak.
Çok fazla baskı yaratma, sadece üretmeye devam et.
20’likte her hafta zaman makinamızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Amacımız: Tüm arşivimizi Substack’e taşımak. Diğer amacımız: 20’likle sonradan tanışanları eski yazılarımızla buluşturmak.
Bu hafta paylaştığımız bültenin yayın tarihi 6 Temmuz 2023. Normalde Pazar 11.00’deyiz ama işte hayat…
✨ Haftaya — umuyorum — pazar saat 11.00’de sizlerle! ✨
Şerefe!
💕 Yasmin 💕









