Unutkanlık Döngüsü İçinde
Yaşananların hafızamızda yer etmesi üzerine.
Selam 20’likler ve 20’lik kalanlar,
Nasılsınız? Şubat ayı geldiğinde tahmin ediyorum hepimizin içinde bir burukluk oluyor. Üç sene önce bizi yıllar boyunca etkisinde tutacak ve paramparça edecek o habere uyandığımızdan beri aynı değiliz. Nasıl olalım.
Böyle zamanlarda hep birkaç soru oluşuyor kafamda: Bu durumu nasıl atlatacağız? Nasıl toparlayacağız? Nasıl bir daha olmamasını sağlayacağız?
Çözüm unutmak mı? Olmamış gibi yapmak mı? Olayı olabildiğince derine bastırmak, uzaklaştırmak mı?
Cevap hayır gibi geliyor, değil mi?
Ama nasıl oluyorsa, her seferinde unutmaya ve unutturmaya yöneliyoruz. Ki nitekim acımızla da, yasımızla da biriz, beraberiz. Ve içten içe biliyoruz ki, unutma lüksümüz yok. Bunu deneyimleyen, sevdiklerini, evini, düzenini kaybeden, büyüdüğü sokakları artık tanıyamayan herkese bir hatırlama borcumuz var.
Bu hafta Ceren depremden hangi dersleri aldığımızı sorguluyor ve bizi kendimizle yüzleştiriyor.
Unutulan her şey tekrar tekrarlanma riskini taşıyor.
Sevgi ve dayanışmayla,
Yasmin
Unutmaya Direnerek Unut-a-mamak
6 Şubat’ın üçüncü yılında kendimizle yüzleşmek.
Yazı: Ceren Kurt Alyurt
Bazen pandeminin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini düşünüyorum ve refleks olarak üç yıl diyorum. Oysa altı yıl geçti. Bu gerçek beni her seferinde şaşırtıyor. O dönem zaman geçmek bilmezken, ne oldu da zaman birdenbire su gibi akmaya başladı?
6 Şubat için aynı hissi taşımıyorum. Depremin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini düşündüğümde hep olduğundan daha kısa bir süre söylüyorum. Şimdi sorsan iki yıl derim, üç değil. Bu zaman kaymasını neden yaşadığımı bilmiyorum ama üzerinden bu kadar süre geçtiğine inanamamamın en büyük sebeplerinden biri, toparlanmanın hâlâ bu kadar yavaş olması.
6 Şubat söz konusu olunca, konunun hem içindeyim hem dışında. Aslında herkes öyle. Deprem bölgesinde yaşamıyorum ama memleketim deprem bölgesinde. Türkiye’de “Benim depremden etkilenmiş hiçbir tanıdığım yok” diyebilecek kimse olduğunu sanmıyorum. Hal böyleyken insanların üzülmesi, dertlenmesi, kahrolması elbette çok normal. Ama konunun gerçek özneleri varken, kendi hislerimi yüksek sesle dile getirmekte hep çekingenim. Önce onların sesi duyulsun istiyorum. Umarım bu yazıda da kimseyi incitmeden anlatabilirim.
Kişisel Kaygıları Başkalarının Yasının Önüne Koymak
Depremden sadece üç gün sonra, haber kanallarında olası İstanbul depreminin konuşulmaya başlanmasını unutamıyorum. İnsanlar henüz ne yaşadığını bile kavrayamamışken, yas tutmaya bile fırsat bulamamışken, gündem hızla kişiselleştirildi. Taze bir acının önüne bireysel korkular konuldu ve konu başka bir yere çekildi.
Seçim dönemlerinde, kendi desteklediği partiye oy vermeyen deprem illerine yaşanan her şeyi müstahak gören kalabalık bir kitle vardı — hâlâ var. Yaşananların politik olmadığını söylemiyorum. Ama acı bu kadar tazeyken, insanlar verilen oyların hesabını gaddarca sordu. Ardından da “oh oldu, hak ettiniz” demekten çekinmedi.
Bazen cenazelere katıldığımda şunu fark ediyorum: Etraftaki insanların bir kısmı merhuma değil, kendisinin ya da sevdiklerinin başına bir şey gelme ihtimaline üzülüyor. Bu yanlış bir duygu değil elbette. Ama o an, cenazede birinin “Bir dakika ya, benim de yakınım ölse çok kötü olmaz mı?” diyerek tüm dikkati kendi kaygısına çekmesi gibi geliyor bana. Yasın merkezinde olması gereken kişi ve acı, arka plana itiliyor.
Hala Konteynerde Yaşayan İnsanlar mı Varmış Ya?
2024 ve 2025 yıllarında işim gereği sık sık deprem bölgesine seyahat ettim. Bu seyahatlerde paylaştığım fotoğraflara, anlattığım güncel duruma insanların verdiği tepkiler beni hep şaşırttı. Hâlâ çadırda, konteynerde yaşayan insanlar olduğunu duymak; kent merkezinde yıkılan binaların bile hâlâ kaldırılmamış olduğunu görmek, birçok kişi için beklenmedik bir gerçekti.
Gidip görmeyen için sorun yoktu. Şehirlerin bugünkü hâli haber kanallarında gösterilmiyordu. Sosyal medyada karşılarına çıkan kötü haberlerin, belli bir grup insanla ya da belli bir bölgeyle sınırlı kaldığına ve durumun “yakında çözüleceğine” inanıyorlardı. Şehirlerin eski hâlini bilmeyenler, yıkımın büyüklüğünü ve geçen zamana rağmen inşanın neden bu kadar geciktiğini anlayamıyordu. Çünkü onların hayatı devam ediyordu.
Aynı evlerden çıkıp aynı iş yerlerine gidiyor, aynı lokanta ve kafelerde yiyip içiyorlardı. Hal böyleyken ev dediğin şeyin tamamen yok olması, bir daha aynı yemeği asla yiyemeyecek olmak, bir kahve içmenin bile hayal hâline gelmesi anlaşılmıyordu. Hayat devam ediyordu.
Hayat devam ederken, bazen hiç tanımadığımız insanlar ve hayvanlarla da tanıştırıyordu bizi. “Hanimiş benim tontişim” köpek Boncuk da böyle girdi hayatımıza. Sahibi Fatma’nın ve Boncuk’un videosu herkesi yumuşattı. Ama o videoda bir detay vardı: “Hâlâ konteynerde yaşayan insanlar mı var ya?”
Boncuk ve Fatma’nın Malatya’da hâlâ konteynerde yaşıyor olması, gündelik hayatın telaşında unutulmuş bir gerçeği yeniden hatırlattı.
Yas Devam Ederse Unutulmaz Korkusu
Dünyada büyük felaketlerin ardından, acıyı ve kaybı yaşayanlar için anıtlar, hafıza merkezleri, anma alanları oluşturulur. Zamanla turistik bir hâl alsalar bile, bu mekânların asıl amacı, yas tutanların sevdiklerini anabilecekleri bir alan yaratmaktır.
6 Şubat’tan sonra böyle bir alan yapılmadı.
Deprem bölgesinde çalıştığım dönemde, Hatay’da sevdiklerini kaybetmiş bir psikolog arkadaşım şöyle demişti:
“Artık apartmanlarımızın, sokaklarımızın olduğu yerleri tanıyamıyoruz. Birisi bulunduğumuz sokağın adını söylüyor ama etrafta hiçbir şey yok. Her şey yabancı. İlk çadırkentlerin yerini bile zor hatırlıyoruz. Uyuduğumuz, ağladığımız, mücadele ettiğimiz alanları hatırlatacak tek bir işaret yok. Birçok insan cenazesini bile teslim alamadı. Ne apartmanlar var ne de naaşlar. Zihnimizin bunu kabullenebilmesi için yas tutacak bir mekâna ihtiyacımız var.”
Ama yok.
İnsanlar, sevdiklerinin cansız bedenini alabilme hayalini bile zamanla bırakmak zorunda kaldı. Süreçte mücadelesini hiç bırakmayan arkadaşım Yiğit’in sözleri bu boşluğu daha da görünür kılıyor:
Depremden çocuk yetişkin demeden herkes etkilendi. Durum gençlerde de benzer. 3 yıldır deprem bölgesinde yaşayan her gencin de farklı bir hikayesi var: Okulu yarıda bırakmış, arkadaşlarını ve ailesini kaybetmenin travmasını atlatamamış, ekonomik sebeplerle hayallerinden vazgeçmiş, zorla evlendirilmiş, artık her gülümsemesine burukluk eklenmiş gençler…
Alamadığımız Derslerin Hüznüyle…
Üzerinden üç yıl geçmişken, bu felaketten hangi dersleri aldık?
Gerçekten işleyen bir deprem planımız var mı?
Yardımlar etkili şekilde kullanıldı mı?
Denetimler sıkılaştı mı?
Deprem bilinci toplumsallaştı mı?
Sorumlular adilce yargılandı mı?
Bu kadar büyük bir felaketten sonra bile ders alabildiğimizi düşünmüyorum. Elimizden gelmeyenlerin ağırlığıyla baş başa kalıyoruz. Elimizden gelenlerin ise yeterli olup olmadığını bilmiyoruz.
6 Şubat 2023’te hayatını kaybeden herkesi saygıyla anıyorum.
Geride kalan herkese sabır diliyorum.
Dayanışmayla…
Haftaya aynı saatte görüşürüz.








